HAB

Her Hafta Bir Hikaye…


Hayat İnfaz Kurumu- Metrodaki Ruhlar

“Ruhun bir metronun koltuğunda rehinken bedenin özgür müdür?”

Koltuğuna uzanmış 32. Gün programında 12 Mart belgeselinin son bölümünü izliyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanmasını ve infazını anlatıyordu bölüm. Biraz fazla insaflı davranıyordu Birand. Mesela Kavaklı Dere karakol baskınından bahsetmiyor sadece banka soygunu ve Amerikalıların kaçırılması suçunu söyleyip ne yaptılar ki sanki demeye getiriyordu. Gencecik bir delikanlıya idam kesinlikle haksızlıktı. Birand’ın dediği gibi 15 sene hapisti hak ettikleri en fazla. Fakat bu sıralar Gezmiş ve arkadaşları nerdeyse birer kahramandı. Kalem ve kağıtla savaşmak, meclisle demokrasi ile mücadele etmek varken banka soyan, askere polise kurşun sıkan, Filistin kamplarında eğitim görmüş biri nasıl kahraman addedilirdi? Gerçekten tuhaf bir ülke diye iç çekti. Asma kararını dönemin sağ cenahı destekledi ya, solcular için eylemden bağımsız kahramandı artık. Her şeye rağmen yazık olmuştu gençlere. Yirmili yaşlarında çocuklar ipe çekilmişti.

Kafasında 12 Mart’ın puslu havası iyice ağırlaşırken yatağına uzandı. Askerden medet uman aydınlar İsrail konsolosu kaçırılınca nasıl birer birer içeri alınmıştı. Demokrasiye atılan neşter bir kılıç misali kellelerinin üzerinde sallanmaya başlamıştı. Sıkı yönetim mahkemeleri yüzlercesini göndermişti hapishaneye. Bazıları 1974’teki genel aftan faydalanmış, kimi ise özgürlüğü koklamak için 1986’daki infaz yasası değişikliğini beklemek zorunda kalmıştı. Derin bir iç çekti. 71’de içeri girmiş olsa biri 86 da çıkacak. Neredeyse 15 yıl. 15 yıl hapishanede nasıl geçerdi?

Sahi 15 yıl hapishanede nasıl geçerdi? Söylemesi kolay bir sayıdan ibaret mi sadece?  On yıl ve bir beş yıl daha. Dizilerde filmlerde sürüsüne bereket vardı böyle sahneler. Voleybol oynarlar, birkaçı kitap okur. Tabi sinematografinin eksik olmaz öğesi olarak birinin de saz çalması gerekir. Peki gerçekte mahkumlar ne yapıyordu? Sabah illaki bir sayım falan oluyordur, sonra kahvaltı, peki sonra? Kitap mı okuyorlardı? Tüm gün volta atılmazdı herhâlde. Belki de bir şeyler yazıp çiziyorlardı. İyi ama bunu kaç gün art arda yapabilirsin. Sıkılmadan ne kadar kitap okursun. Üstelik illaki yanında konuşan, gülüşen, bağırıp çağıran insanlar olmaz mıydı? Nasıl dikkatini toplayıp da okuyup yazabilesin?

Esaretin Bedeli filminde mahkumlar bazı işlerde çalıştırılıyordu? Acaba bizim hapishanelerde de böyle bir uygulama var mıydı? Varsa bile nasıl dayanır insan? Sabah kalk. Sayım ver. Yemek ye çalış ya da volta at. Öğlen yemek ye, çalış ya da volta at. Akşam yemek ye biraz oku ya da yaz. Sonra yat. Diğer gün tekrar. Bunu insan seneler boyun…

Yıllardır bilinçsiz farkındalığın ete kemiğe bürünmesindeki o ezici ağırlıkla kararırken içi, tekrarladı. Sabah kalk. Sayım ver. Yemek ye çalış ya da volta at. Öğlen yemek ye, çalış ya da volta at. Akşam yemek ye biraz oku ya da yaz. Sonra yat. Diğer gün tekrar…

Sabah kalk. Sayım ver. Yemek ye çalış. Öğlen yemek ye, çalış. Akşam yemek ye biraz oku ya da yaz. Sonra yat. Diğer gün tekrar…

Sabah kurduğu alarmına kaydı gözü. Sabah kalkıp işe gidecekti. Orada olduğunu göstermek için imza atacak yani sayım verecekti. Öğlene kadar çalışacak, öğle yemeğini yiyecek, akşama kadar tekrar çalışacak, akşam eve gelince yemek yiyip koltuğun karşısına kurulacak, bir belgesel ya da film izleyip uyuyacaktı. Sonra tekrar tekrar yıllardır yaptığı döngüyü sürdürecekti.

Kalbine çöken karanlığı dağıtmak için salladı kafasını. “Hayır özgürüm ben. İş çıkışı gidip bir kafede oturur kahvemi içip pastamı yiyebilirim istersem.”

Karanlığın içindeki ses akşamları mahkumların da çay kahve içeriklerini ve muhtemelen fahiş paralar vermeyeceklerini fısıldadı.

“Saçmalama” dedi tekrar. “Şimdi dışarı çıkıp rastgele birine selam verip konuşur oturur muhabbet ederim. Güzel bir kızla takılabilirim hatta.”

Karanlık “gerçekten mi” diye kıkırdadı bu sefer.” En son ne zaman birine selam verdin. Ne zaman ailenden ya da işten olmayan biriyle konuştun. Ne zaman gördüğün güzel bir kıza merhaba diyebildin. Bir mahkûmun koğuşundakiler neyse senin iş arkadaşların da o. Yeni biri gelirse ancak öyle farklı biri ile konuşursun. Senin aileni arayıp gördüğün kadar, mahkumlara da ziyaretçi ve telefon geliyordur” dedi.

Karanlık doğruları acımasızca kalbine saplarken çaresizce tutunacak dallar arıyordu. “Özgürüm ben” diye fısıldadı boş odaya. Kendini yatakta dik bir şekilde otururken bulmuştu. “Özgürüm. İstesem şimdi alırım yıllık iznimi bir güzel gezerim.”

Boğazına düğümler atmaya başlayan karanlığın pes etmeye niyeti yoktu. “Avluya çıkan bir hükümlü bile senin tatilde aldığından daha çok keyif alıyordur. İki hafta pahalı bir otelde kalmak için tüm sene çabalıyorsun. Kaybettiğin koca senenin acısını çıkarmak adına tatilde eğlenmek için delicesine çabalıyorsun. Gittiğinden daha yorgun dönüyor ve tekrar gelecek seneki tatil için çabalamaya başlıyorsun. Avluya uzanıp hayaller kuran bir mahkûmun kaçamağı bile bundan daha evla değil midir? En azından o ekmek için su için kısacık bir tatil için kendini paralamıyor.

“Kes sesini” diye fısıldadı. “Pis bir serseri gibi hapiste değilim ben. Ben işinde iyi bir yazılımcıyım.”

Buna sen bile inanmazsın” dedi Karanlık. “En son ne zaman beynini kullanıp bir algoritma yazdın. İşin yarısında Insta’ da geziyorsun, kalan yarısında da GitHub’ dan bulduğun kodları değiştirip, ChatGBT’ye eksik kalan yerleri yazdırıyorsun. Kendine ait fikirlerin bile yok senin. Ne iş hayatında ne sosyal hayatında. Etkilendiğin birkaç gazetecinin sözlerini papağan gibi tekrarlıyorsun sadece. Dostoyevski’nin meşhur papağanlı cümlesini hatırlıyorsun değil mi?  Kendine ait tek fikri olmayan biri özgür olabilir mi? Özgürlük; toplumun kafanda inşa ettiği duvarları özgün düşüncelerle yıkmak değil midir? Korkuyla örülen dikenli tellerin üzerinden cesaretle sürünmek değil midir? Söylesene bana bir pazar günü ilk defa güneşe çıkıp sırtını duvara dayayan Nazım* mı özgür yoksa sen mi?  Hadi Nazım senin harcın değil. Sen daha papağan gibi tekrarladığın fikirlerini bile korkmadan sosyal medyana yazabiliyor musun?

*Nazım Hikmet’in Bugün Pazar şiirine göndermedir…

“Niye yazıyım? İçeri girmek için mi? Benim binlerce takipçim yok ki hapse girince gündem olayım. Hükümete söveceğim diye boku bokuna içeri mi gireyim?” Diye çıkıştı karanlığa.

Bunu bekliyormuşçasına acımadan tokadı bastı Karanlık. “Evet binlerce takipçin yok peki neden? Bir korkağı insanlar niye takip etsin? Binlerce takipçisi olanlar, insanlar onu takip ettiği için mi cesur sence, yoksa cesur olup söylenmeyeni söyleyebildikleri için mi insanlar onları takip ediyor? Bu enflasyon ne olacak Allah belanızı versin diye tweet atmakla cesur olunmuyor. ‘Vatanı satıp milleti açlığa mahkûm ettiniz aç gözlü hırsız sürüsü’ diyebilecek kadar erkek misin? Yazmakla yetinmeyip sokağa çıkacak, bağıracak, hakkını arayacak kadar erkek misin? Kendin düşünemezsin, duyduklarını bile mertçe ifade edemezsin, her gün aynı otobüse biner, aynı metroyla işe gider kopyala yapıştır yapar geri dönersin? Yarın ölsen evladı olduğun için üzülecekler dışında kim var seni yad edecek? Kimin hayatına neyle dokundun, geçtim her şeyi, kendi hayatına neyle dokundun ki hatırlanasın. Peki unutulmuş bir insan özgür ya da mahkûmu geçtim, hayatta mıdır?

Bu saçmalıkları daha fazla dinlemeye niyeti yoktu. Yorganı üzerinden fırlatıp yataktan kalktı. Telefonunu alıp bilgisayarın başına gitti. Bilgisayarı açılırken saate baktı, neredeyse gece iki olmuştu. Bir saat oyun oynayıp yatarım diye geçirdi içinden. CS:Go ‘da birilerini öldürmek iyi gelecekti kendisine…

Bir saat, iki saat, üç saat… Kalkmaya her niyetlendiğinde karanlıkta gizlenen sesi duyar gibi oluyor ve yeniden oyunun başına oturuyordu. Uykusuzluktan gözleri iyice ağırlaşmaya başlamıştı fakat birilerini vurdukça, sohbetten küfürler ettikçe rahatladığını hissediyordu. En çok da sesi tekrar duymamak için devam ediyordu oynamaya. Bir süre daha oynadıktan sonra saati kontrol etti. Sabahın altısı olmuştu. Artık uyumak için çok geçti ya da çok erkendi emin değildi. Ama uyursa işe geç kalacağını biliyordu. Mutfağa gidip kendisine bir kahve yaptı. Karanlığın ortaya çıkmak için fırsat kolladığını hissediyor o yüzden beynini sürekli farklı şeylere odaklayarak geceyi düşünememeye çalışıyordu.

Kahvesini içip evden çıktı. İşe erken gidecekti. Evde kalırsa uyuyakalacağını biliyordu. Daha kötüsü evde kalırsa sesin ortaya çıkmasından korkuyordu. Kulaklığını takıp otobüs durağına doğru yürüdü. Durağa vardıktan kısa süre sonra otobüs gözüktü. Gelen otobüs neredeyse bomboştu bu vakitte. Yarım saat olmadan Ümitköy Metro istasyonundaydı. Her zamanki gibi 07:45 otobüsüne binse sabah trafiğinde buraya gelmesi bir saat sürüyordu. Fakat bu kadar erken olunca çabucak gelivermişti.

Gişelerde kartını okutup merdivenlerden indi ve metroyu beklemeye başladı. Normalde dolup taşan durakta toplasan 10 – 15 kişi bekliyordu. Yer altındaki istasyonda oluşan şiddetli hava akımı metronun yaklaştığının habercisiydi. Yüzüne vuran rüzgar ayılmasına yardımcı oldu. Metronun kapısının denk geleceği yeri gösteren okların arasında metronun yavaşlamasını izledi. Tam önünde açılan kapıdan içeri girdi. Kapının sağındaki koltuklarda biri oturuyordu, sol taraftakilerse karşılıklı olarak bomboştu. Boş tarafa yönelip sıranın en köşesine oturdu. Sırtını arkaya kolunu da yandaki demirlere dayamayı seviyordu. Yerine yerleştiğinde metro tekrar hareket etmeye başlamıştı.

Tüm gece uyumamasının üzerine metronun salınımları da eklenince gözlerini açık tutmakta zorlanır olmuştu. Kafası öne doğru düşüyor sonra sıçrayıp kendine geliyordu. Derken uykusunu kaçıran bir şey oldu. Gördüğünü sandığı bir şey tüm mahmurluğunu dağıtmaya yetti. Hayal gördüğü kesindi fakat, fazlasıyla gerçekçi bir hayaldi. Gördüğünü sandığı şey içinin ürpermesine ve anlık olarak dehşete kapılmasına neden olmuştu. Karanlığın nefesini ensesinde hissetmeye başladığı anda gene gördü.

Nefesini tutup geriye yaslandı. Hayır gördüğü şeyi görmemişti. Tüm gece uykusuz kalmaktan ve bilgisayarla uğraşmaktan yorulduğu için zihni ona oyun oynuyordu. Karşısındaki eskimiş koltuklara gözünü dikip bakmaya başladı. Yıllardır kullandığı metronun yıpranmış koltuklarını incelemeye koyuldu dikkatlice. İnsanlar oturarak, sürekli yaslanarak özellikle sırt kısımlarını beyazlatmışlardı. Normalde koltuk sırasının en sağ ve solundaki ikililer mavi, ortadakiler aynı rengin daha koyu tonundaydı. Aradan geçen yıllar ve kullanan onca insanı düşünüce bu beyazlamalar normaldi tabii. Bu beyazlıklar normaldi normal olmasına ama onun, koltuğun sırtındaki beyazlıların içinde gördüğü hareket eden insan sureti kesinlikle hiç normal değildi. İlk seferinde lekenin içinde daha beyaz bir tonun yer değiştiğini görmüştü. İkincisinde ise çığlık atan bembeyaz bir kadın sureti sanki oradan kurtulmak istercesine koltuğun sırtında belirivermiş sonra sanki görünmez bir kuvvet tarafından tekrar lekenin derinlerine çekilmişti. Şu anda tüm tüylerinin diken diken olması ve gözünü karşısından ayıramamasının sebebi de buydu.

Bu dehşet halinde aklından şüphe eder vaziyete, gördüklerinin doğrulunu anlamaya çalışıp kafası karmakarışık koltuktaki hayaletlere bakınırken, dünden beri köşe bucak kaçtığı sesi yeniden duydu: “Bir şeyler eskiyip kullanıldığında kararmaz mı? Bunların beyazlaması sence normal mi?” “Ne demek istiyorsun? Ne saçmalıyorsun?” diye payladı. “Daha yakından bak…” diye fısıldadı karanlık. İyice öne eğilip tüm dikkatini vererek baktı. Ve bakması ile çığlık atarak yerinden fırlaması bir oldu. Vagonun ortasındaki, demire tutunup tekrar kafasını çevirdi. Tüm koltuklarda olan ve leke sandığı şeylerin aslında kaçmaya çalışan ruhlar olduğunu görmüştü. Erkeği kadını, yaşlısı genci farklı suretlerle koltuktan dışarı kaçmaya çabalıyor ama her biri bir güç tarafından tekrar geri çekiliyordu. Sürekli yaptıkları kaçma teşebbüsleri ise koltuğun sırtına genel bir beyaz leke havası katıyordu. Tonu bazen değişen ama sürekli orada duran lekeler. Dikkatli bakmayanlar sadece eskimiş bir koltuk görürdü orda ama kendisi artık gerçeği görüyordu. Koltuklar birer ruh hapishanesiydi. Karanlık açıklamaya koyuldu: “Görüyorsun değil mi? Burada hapsolmuş onlarca ruhu hissetmeye çalış. Yaşadıkları ıstırabı… Çıkmaya çalışanların yüzündeki dehşeti kendi gözlerinle gördün. Aslında bu metroya binen her bir insan hisseder o ruhları. Hisseder fakat çaresizlik içinde kendi ruhunun da hapsolması için gene de gidip oturur koltuğa.

Bazen çocuklar veya gençlerin boş yerler olsa bile ayakta beklediklerine tanık olmuşsundur. Onların genç ve özgür ruhları bedenlerini bu hapishanelerden korur. O yüzden oturacak onca yer varken geçip kenarda ayakta beklerler. Fakat yaşları ilerleyip özgürlüklerini kendi elleri ile ihtiyaçları olmayan şeyler karşılında takas etmeye başladıklarında, bir noktadan sonra ruhun dayanacak gücü kalmaz. Gelip otururlar o koltuğa ve yavaş yavaş ruhları hapsolmaya başlar. Her gün biraz daha, her ay, her yıl… Ve öyle bir an gelir ki yürüyen ölülere dönüşürler. Gülümsemeyi unuturlar, neşeyi unuturlar, sohbet etmeyi muhabbet etmeyi unuturlar, düşünmeyi unuturlar, insanca yaşamayı unuturlar… Bir benliğe sahip olmalarını sağlayan her şeyi burada bırakıp, herkes olurlar. Sürünün bir parçası haline gelirler. Bu sürecin tamamlanması kişinin ruhundaki güce bağlıdır. Kimi üç dört sene içinde tüm ruhunu bırakır burada kimi ise yetmişinde hala bir parçasını saklamaya çalışır en derinlerinde. Ama bu çaba yersizdir. Tüm bunların parçası olmayı kabul ettiğinde, koltuk senden ücretini her zaman alır. Ne zaman tamamını tahsil edeceği sadece an meselesidir. Gelelim kafandaki o soruya. Ya benim ruhum diye düşünüp duruyorsun… Arkana bak!

Tüm bu açıklamaları kanı donmuş bir şekilde karanlığın derinlerden gelen sesinden dinlerken son söylediği cümle korkudan dizlerinin bağının çözülmesine sebep oldu. Yavaş yavaş kafasını arkaya çevirdi. Sırtından çıkan beyaz bir duman koltuğa doğru gidiyor sanki koltuk tarafından vakumlanıyordu. Uzaklaşma içgüdüsü ile kendini geriye atıp düştü ve sürünerek vagonun duvarına ulaştı. Dehşet içinde beyaz dumanın bedeni ile koltuk arasındaki bağının kopmadığını gördü. Ruhu hala terk ediyordu kendisini. Eliyle tutmaya çalıştı bedeninden çıkan beyazlığı fakat havada duman yakalamak tam olarak buydu. “Gidip yakından baksana” diye fikir verdi ses. Korku içinde ruhunun çekildiği koltuğa doğru yürüdü. Önünde diz çöküp hapsolmuş ruhlara bakmaya başladı. Farklı farklı yüzler çıkmaya çabalıyor ama başaramıyordu. Derken arkalardan kendi sureti çıkageldi. Yüzünde içler acısı bir çığlıkla bağırırken ondan yardım isteyerek uzattı ellerini ve daha kendisi hareket edemeden karanlığa çekildi tekrar. Çığlık atarak uzaklaştı ve vagonun içinde koşmaya başladı. Arkasından beyaz bir dumanın hala koltuğa doğru uzadığı hissediyordu. Metrodaki insanlar bakıyor, çoğu korktuğu için bir şey diyemiyordu. O sırada bir durağa gelmiş olacak ki metronun kapılar açıldı. Hemen kendini dışarı atıverdi ve gidip istasyonun duvarının dibine çöktü. Korkunun göz yaşları yüzünü ıslatırken nefesini toplamaya ve az önce yaşadıklarını anlamlandırmaya çabaladı. Kabus görmüş olmalıyım diye tekrarlayıp durdu. Gece uyumadığım için metroda uyuya kaldım ve kabus gördüm hepsi bu diyordu. Bu düşünceye sarılıp yatışacak gibi olduğu sırada: “Sana gösterdiğim onca şeyden sonra kendini yeni bir yalanla avutma peşinde misin? Cesur olman için ruhunu kurtarman için, özgür olman için, insan olabilmen için daha ne yapmam gerek? Karışmasam gerçekleri gördüğünü bildiğin halde hepsi bir kabusmuş deyip boktan hayatına geri döneceksin. Kendini kandırmaya devam edeceksin. Söylesene bana bu kadar korkakken yaşıyor sayılır mısın? Ruhun bir metronun koltuğunda rehinken özgür sayılır mısın? İnandığın şeyler ayaklar altında ezilirken sen sadece izliyorsan insan sayılır mısın? Tek sefer yaşayacağın şu hayatı onurlandırmak için çabalamak, kolayca içinde yaşayacağın sürünün anlamsız bir parçası olmaktan daha kutsal bir amaç değil midir? Cevap versene…

Karanlığın kalbine sapladığı hançerlere cevap verecek gücü yoktu. Fakat onun söylediği gibi kalkıp savaşacak gücü de yoktu. Üstelik artık tüm bunları görmüşken, görmezden gelmek gibi bir lüksü de yoktu. Yapması gereken şey belliydi. Gerçekten özgürce bir karar verecekti. Tünelde oluşan hava akımı şansının bu safer yaver gittiğinin kanıtıydı. Aldığı karardan vazgeçmeye fırsatı olamadan harekete geçebilecekti. Ayağa kalkıp raylara doğru koşmaya başladı. Aşağıya atlarken son gördüğü hızla gelen metronun ışıklarıydı…      

Hacı Ahmet BOYRAZ



Bir Cevap Yazın

HAB sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin