HAB

Her Hafta Bir Hikaye…


Soygundaki Kusur

Restoranın kapısını uzaktan seçebiliyordu. İçeri girip çıkan hali vakti yerinde insanları izliyor, heyecandan ve sabırsızlıktan elleri karıncalanıyordu. Saatine baktığında 18:47 olduğunu gördü. En geç 18:55’ de herkes gelmiş olmalıydı. Derken uzaktan Hakan’ ın arabası gözüktü. Yeni kasa modifiyeli Honda Civic ‘i HKN plakasından tanımıştı. Arabayı park edip bahsettiği 4 kişiyle beraber yanına geldi.

– Silahları getirdiniz mi?

– “Hepsi çantada merak etme” deyip elinde taşıdığı çantayı gösterdi Hakan. “Bu Murat, bu İbo, bu Veli, bu da Fahri.”

Arkadaşlarından her birini eliyle işaret ederek tanıtmıştı ve ismi söylenen kafası ile selam vermişti.

– “Bu da bizim patron Yusuf” diye tanıttı onu. Başıyla gençleri selamlayıp Hakan’ı kenara çekti.

– Bak bu adamlara güvenebileceğinden eminsin demi? Sıfatlara bak hele şu İbo dediğin sırf zevkine birini vurmasın içerde?

– Merak etme abi sen. Hepsi mahalleden çocukluktan beri tanıdığım adamlar. Hepsini sıkıca tembihledim. Kafana takma sen sıkıntı çıkarmayacaklar. Paranın kokusunu aldılar, senin ve benim sözümüzden çıkmazlar.

– Hepsi makine kullanmayı biliyor mu?

– Mahalleden dedim ya. Hepsi belinde emanetle büyüdü bunların.

– Tamam öyle diyorsan.

Tekrar gençlerin beklediği yere döndüler. Hakan ve arkadaşları grubun fedaileriydi. Çocukluklarından beri suçun içinde büyümüş beş gözü kara fedai. Silahla yapılacak ağır işler onların sorumluluğunda olacaktı.

Üç dakika sonra Ali, Kağan, Halit ve Sungur geldiler. Kısa bir selamlaşma ve tanışmadan sonra beklemeye devam ettiler. Yeni gelenler kendi ekibindendi. Bunlar da sağlam pabuç sayılmazdı ama Hakan ve taifesi gibi dümdüz serseri değillerdi. Kafaları çalışır, yeri geldiğinde inisiyatif almayı bilirlerdi. On kişilik ekip bu operasyonu mümkün kılacak olan son adamı beklemeye koyuldu.

Bekledikleri, askeriyede binbaşı rütbesiyle görev yapan Fatih’di. Operasyonun bel kemiği olan iki cihazı askeriyenin deposundan çıkarıp getirmesi gereken oydu. İki adet 500 metre çapa ve 4 saat batarya ömrüne sahip taşınabilir jammer getirecekti. Piyasada bulunabilir olanlar düşük menzilli ve kısa çalışma süresine sahipken askeriyede daha iyileri vardı. Onları kışladan getirecek olansa omuzlarındaki yıldızların gücüne güvenen binbaşıydı. Rütbeli bir askerin yolunu böylesine serserilerle kesiştiren ilik nakli bekleyen bir kız çocuğuydu. Komutanın bu bahtsızlığı, hayatının planını yapmasına olanak sağlamış ve kendisinin en büyük şansı olmuştu.

Fatih saatine baktı. Buluşmaya 4 dakika kalmıştı. Gözü konuma kaydı. Navigasyon 2 dakika sonra adreste olacağını söylüyordu. Birazdan yapacağı şeyi guruna yediremiyor, her an vazgeçecekmiş gibi geliyordu. Bütün yol boyunca kendisi ile savaşmış fakat buraya kadar gelmişti. İçinde kopan fırtınada kimin galip geldiği açıktı. Onuru, şerefi, gururu; kızına olan sevgisi karşısında eriyip bitmişti. Bunu acı dolu bakışlarla kendisinden yardım dilenen kızı için yapacaktı. ‘İyileşecek miyim baba’ sorusuna artık yalan söylememek için bunu yapacaktı. ‘Hedefiniz sağdadır’ uyarısı onu kendine getirdi. Arabayı park edip jammerların olduğu iki çantayı bagajdan aldı. Restoranın karşısında onun bekleyen Yusuf’u ve adamlarını gördü. Başıyla selam verdi ve restorana yöneldi. Girişte onu karşılayan garson:

– Hoş geldiniz efendim randevunuz var mıydı?

– Evet. Fatih Gökpınar adına iki kişilik rezervasyon yaptırmıştım.

Garson listeyi kontrol ettikten sonra “buyurun efendim” dedi. Ünlü resimleri ile bezenmiş duvarların önünden yürüyerek garsonu takip etti. Biraz ilerledikten sonra görevli büyük bir kibarlıkla, restoranın ortalarındaki bir masayı gösterdi ve yerine döndü. Giden garsonun arkasından baktıktan sonra sandalyesini çekip kapıyı görecek şekilde oturdu ve beklemeye başladı. Yapması gereken oldukça basitti. Yusuf’un adamı Sungur içeri girdiğinde jammerlardan birini alıp aşağı kattaki tuvalete inecek onu çalıştırıp Sungur’a verecekti. Alt katta kamera olmadığından bu alışveriş gözlerden uzak kalacaktı. Dolu çanta ile aşağı inip boş çanta ile yukarı çıkacaktı. Bunu tam 19:05’ de yapması gerekiyordu. Sungur çalışan jammerı alıp bir kabine girecek ve beklemeye başlayacaktı. Kendisi ise masasına dönüp diğer jammerı gizlice çalıştırıp masanın altına yerleştirecekti. Tüm bunların 19:15’den önce yapılması gerekiyordu çünkü o saatte Yusuf ve adamları içeri girip kontrolü ele geçirecekti. Jammerlar çalıştığı için bu süre içinde yaşanabilecek hırgür sırasında kimse polisi arayamayacak ve sorun çıkmayacaktı. Ayrıca kameralar sadece yerel sunucuya kayıt yaptığından, iş bittikten sonra kamera görüntüleri Yusuf’un adamları tarafından imha edilecekti. Kendisi hiç iz bırakmadan tüm soygun boyunca basit bir müşteriymişçesine rehin olarak kalacak ve kimse ondan şüphelenmeyecekti. Plan tamamlanınca Sungur iki jammer’ı da alacak ve onun arabasının bagajına koyacaktı. O da tüm kargaşa sona erdiğinde jammerları götürüp askeriyenin deposuna yerleştirecek ve bu işten kurtulacaktı. Kabul etmesi gerekiyordu ki Yusuf çok zeki bir adamdı ve harika bir plan kurmuştu. Tüm ömrünü namusu ile kazanmıştı ama namus kızının hayatını kurtarmıyordu. O da bu çaresizlikle Yusuf gibi bir namussuza sarılmak zorunda kalmıştı.

Sungur kapıda gözüktüğünde heyecanını gizlemeye özen göstererek çantayı alıp alt kata yöneldi. Tuvalete girdiğinde Sungur aynada kendine bakıyordu. Konuşacak olduğu sırada kapalı kabini gösterip sus işareti yaptı. İki dakika sonra içerden oldukça kilolu bir adam çıkıp ellerini yıkamadan gitti. Pislik herif diye geçirdi içinden. Sonra adamın arkasından tuvaletin kapısını kilitledi. Jammerı çıkarıp güç düğmesine bastı. Sungura dönüp: “Yanıp sönen yeşil ışığı görüyor musun? Bu sabit şekilde yanmaya başladığında tüm frekansları baskılıyor olacak. 30 40 saniye sürer bu” dedi. Adamın kafasıyla anladığını belirtmesinden sonra onu tuvalette yalnız bırakıp boş çanta ile yukarı çıktı.

Masasına geçip oturdu. Boş çantayı yanındaki sandalyeye bırakıp içinde jammer olanı masanın altına bıraktı. Anahtarını düşürüp aşağı eğildi. Anahtarı arama bahanesiyle çantayı açıp jammerın güç düğmesini çalıştırdı ve tekrar doğruldu. Bir kaç saniye sonra, telefonunda şebeke ve internet olmadığını görüp rahatladı. Çevresindeki yakınmalardan jammerın görevini layıkıyla yaptığını anlıyordu. İnsanlar telefonlarını gösterip söyleniyorlardı.

Saatine baktı. 19: 14 olmuştu. Derin nefesler alarak beklemeye başladı. Bekledi, bekledi, bekledi, yüzyıllar süren bekleyişin sonunda kapıda Yusuf ve adamlarını gördü. Başta müşteriler pek bir şeyin farkına varmadı. Yusuf’un adamları bazı garsonları derdest edip aşağı götürdü. Yukarıda görevli namına kimse kalmamıştı. Sonra adını bilmediği biriyle, bir garson gidip dış kapıyı kapattı. Bunu camdaki kepenklerin inmesi ve akabinde içerdeki ışıkların sönmesi izledi. İçerdeki göz alıcı aydınlatma kapanmış sadece insanların birbirini seçebileceği bir ışık kalmıştı. İnsanlar neler olduğunu sorup bir muhatap ararken ve ufak ufak paniklerken Yusuf bir masanın üzerine elindeki uzun namlulu silahla çıkıp, giydiği bomba yeleği ile bağırmaya başladı. “Herkes sakin olsun… İş birliği yaparsanız kimseye zarar gelmeyecek.” Bunları söylemesi pek kimsenin susmasına sebep olmadı lakin kapıya yeltenen birinin ensesine dipçik yemesi, yere düşünce tartaklanıp masasına oturtulması ve sonra orada da kafasına şişe vurulup kırılması sessizliğin sağlanmasında epey etkili oldu. Yusuf tekrar bağırmaya başladı:

“Teşekkürler şimdi beni iyi dinleyin. Öncelikle hiçbirinizle şahsi bir husumetim yok. Yani sesinizi kesin yerinizde oturun sonra da evinize gidin. Gayet basit. Kahramanlığa lüzum yok. Az önceki arkadaş gibi dayak yemeye hatta vurulup ölmeye de gerek yok. İkincisi üzerimde görmüş olduğunuz bomba düzeneği kolumda nabzımı ölçen aletle tetikleniyor. Nabzımı düşürecek bir şey yaparsanız, öldürmek ya da bayıltmak gibi veya saldırıp bileğimdeki cihazı düşürürseniz hepimiz havaya uçarız. Bazı zeki arkadaşlar telefonlarının ışığını kısıp polisi aramaya çabalıyor. Evet geri zekâlı biz bunu düşünemedik hadi ara da kahraman ol! Şu anda hiç bir telefon çekmiyor, hiç bir yeri arayamaz, hiç bir yere bağlanamazsınız. Buradan çıkışınızın yolu işbirliğinden geçiyor. Şu andan itibaren restoranın gaz sızıntısı nedeni ile hizmet veremediği yazısı dışarı asıldı. Camlar ve ışıklar gördüğünüz üzere kapalı. Yani dışardan sizleri kurtaracak kimse de yok. Biz bizeyiz ve hep birlikte buradan çıkacağız. Şimdi lütfen herkes masasına otursun. Aileler masaların altına sakladığınız çocuklarınızı koltuklarına oturtun. Sağa sola herhangi bir yere saklanan birini görürsem yaşı fark etmeksizin öldürürüm. Şimdi herkes yerine geçsin lütfen”

Bu cümleden sonra bir kaç çocuğun sandalyelerine oturduğu göründü. Kasanın ve çay ocağının oraya saklanan zekiler ise Yusuf’un adamlarınca çıkarılıp aşağı götürüldü. Yusuf kafasıyla işaret yaptı ve plan ikinci aşamaya geçti.

Bu aşamada yemeğe arkadaşlarıyla gelen herkes bulunup aşağıda kilit altına alınacaktı. Bunların cüzdanlarındaki paralara ve ziynet eşyalarına el konulacak, telefonları bir kutuda toplanacak ve hepsi mescide hapsedilecekti. Yusuf’un ekibi içeri ilk girdiğinde lokantadaki çalışanları da oraya kilitlemişti. Kapısında iki tane silahlı adam buranın güvenliğini sağlayacaktı. Yusuf bunları kendisine uzun uzun anlatmış ve sorun çıkmayacağına ikna etmişti.

Kilitlenen dış kapının önünde de iki kişi vardı. Bunlardan biri Hakan denen çocuktu, onunla tanışmıştı. Diğeri ise Hakan’ın getirdiği serserilerden biriydi herhalde. İçerde yemek katında ise Yusuf, Sungur, Ali, Kağan , Halit ve tanımadığı diğer herif elleri tetikte dolaşıyor ve aile olmayanları aşağıya mescide götürüp geri geliyorlardı. Yusuf onun yanına geldi. Göz kırparak cüzdanını açtı. “Oooooo komutanımmm” dedi ve diğerlerine döndü: “Beyler burada bir tane binbaşı varmış. Bak sen hele. Askerliğini yapmayan varsa yandınız çocuklar” deyip kendi esprisine kahkahayla güldü. Sonra Kağan’ a dönüp “Bunu aşağı götürmeyin, bir şeylere kalkışır falan. Üstünü arayıp varsa silahını alın sonra da görebileceğimiz bir yere oturtun. Gözünüzü de üstünden ayırmayın” dedi. Kağan yanına gelip üstünü arıyor gibi yaptı. Silahına dokunup fark etmemiş gibi yaparak “Temiz” diye bildirdi. Sonra da girişteki bir masaya oturttu kendisini. Böyle yapmayı planlamışlardı. Bu sayede jammerlara bir şey olması durumunda yukarıda hazır bekliyor olacaktı.

İkinci aşama büyük ölçüde tamamlanmıştı ,saatine bakınca 19: 47 olduğunu gördü. Planın sadece bir kaç dakika gerisindelerdi. Üçüncü aşamaya geçebilirlerdi artık. Yusuf bir çok insanın en zayıf noktası olan koruma içgüdüsünü hedef almayı seçmişti, bu sayede sessizce işin içinden sıyrılmayı planlıyordu. Yukarda sadece çocuğu olan aileler kalmıştı. Sevgililer, arkadaşlar, çocuksuz ailelerin tamamı cepleri, çantaları ve cüzdanları boşaltıldıktan sonra mescide tıkılmıştı. Bunlardan da hatırı sayılır miktarda kazanım sağlamışlardı konuştuklarından anladığı kadarı ile ama asıl vurgun buradaki ailelerden yapılacaktı.

Tam 17 çocuklu aile korku içinde evlatlarına sarılmış neden burada olduklarını merak ediyorlardı. Yusuf “Evet sıcacık bir aile ortamı oluşturduğumuza göre herkes arabasının anahtarını masaya koysun. Ayrıca ne kadar değerli takınız, paranız, altın dolar ne varsa masaya koyun. Daha sonra üstünüzü aradığımızda biz bulursak çocuklarınıza yazık olur. Emin olun yaptığınız kurnazlığı bir ömür çocuğunuzun yüzünden hatırlamanızı sağlayacak bir iz bırakırım.” Bunu takiben herkes cebindekileri, çantasındakileri, cüzdanındakileri masanın üzerine boşalttı. Yusuf tek tek masaları gezdi ve 4 ailenin daha aşağıya gönderilmesini emretti. Meraklı bakışlarla neden aşağı gittiklerini anlamasalar da itaat ettiler. Yukarıda kalanlarsa neden burada tutulduklarını anlamaya çalışıyordu. İmdatlarına Yusuf yetişti:

– Şimdi neden sadece siz kaldınız? Neden bu birbirinden değerli 13 aile kaldı burada? Bunun cevabı araba anahtarlarınız. Evet o giden üç zavallının biri Toyota, biri Citroen diğeri ise Opel kullanıyordu. Fakat siz kodamanların arabalarına bakın. Mercedes jipler, Audi’ler, Porsche var üç tane. Neler neler. Sizin gibi abilerimiz varken diğerlerinin gırtlağına mı yapışalım? Şimdi sizden arabanızı istemiyorum o sizde kalabilir. Güzide ailelerimizin reislerine sesleniyorum. Evet beyler telefonlarınızı burada bırakacaksınız. Ayrıca eşinizi ve çocuklarınızı da burada bırakacaksınız. Yanınıza vereceğim bir adamla evinize, iş yerinize gidecek ne kadar para, döviz, takı, altın varsa alıp buraya getireceksiniz. Getirdiğiniz para beni tatmin ederse karınızı ve çocuğunuzu alırsınız. Yok yeterince getirmez de cimrilik ederseniz ben de ailenizi geri verirken biraz cimri davranır ve bir kaç parçasını koparırım. Net olarak anladınız değil mi?

Rehine rolünde otururken kapıdan çıkan babalarla beraber kendisi de geriliyor heyecanla dönmelerini bekliyordu. Çünkü burada bıraktıkları zavallı eşleri ve çocukları sessiz hıçkırıklarla ağlıyor, eşleri/babaları tarafından kurtarılmayı bekliyorlardı. Bu da kendi eşini ve kızını hatırlamasına sebep oluyor ve yüreği parçalanıyordu. Fakat buradakiler şanslıydı. Zengindiler ve birazdan babaları paralarıyla gelecek ve onları kurtaracaktı. Oysa kızını kurtarmak için böylesine bir pisliğe karışmak zorunda kalmıştı.

Giden rehinelere Yusuf’un kendi üç adamı olan Kağan, Halit ve Ali eşlik ediyordu. Yukarıda, isminin Murat olduğunu öğrendiği adam, Sungur ve Yusuf gidenlerin gelmelerini bekliyor ve asayişi sağlıyorlardı. Hakan dışarda jammerın etkilemediği bir noktada bekliyor her 15 dakikada bir dışardakilerle iletişim kurup her şeyin yolunda olduğunu içeriye bildiriyordu. Saat 22:04 olmuştu ve şimdiden 8 aile fidyesi ödendiği için aşağı mescide gönderilmişti.

Biraz önce Ali gelmiş ve yüklüce bir miktar parayı yanında getirmenin mutluluğunu içerdekilerle paylaşmaya başlamıştı. Kağan dördüncü kez birine refakat etmek için çıkalı çok olmamıştı. İşler hayli iyi gidiyor plan kusursuz şekilde işliyor gibi görünüyordu. Derken kapı öncekilerden daha sert şekilde vurulmaya başladı. Vuruş ritmi belirlenen şifreli şekildeydi fakat çok daha sertti. Yusuf ve adamları hızlıca kapıya yöneldi. Halit refakat ettiği adamla birlikte sinirli şekilde içeri daldı. Adamı ensesinden tuttuğu gibi yere fırlattı. “Şerefsizden toplasan yüz bin dolar çıkmadı” diye söylendi.

Zavallıyı yakasından tuttuğu gibi ailesinin olduğu masaya götürdüler. Masada adamın eşi, ergen yaşlarda bir oğlu ve 5-6 yaşlarında bir kızı vardı. Yusuf “Yüz bin dolar ha. Yüz bin dolar. Ulan S500’ e biniyorsun ve bize getirdiğin para yüz bin dolar öyle mi?” İçeride kimse çıt çıkarmaya cesaret edemiyordu.

– Yolda arkadaşa da söyledim. Vallahi billahi nakit tutmuyorum. Yarın bankalar açılınca ne kadar isterseniz vereyim ama şimdi elimde olan sadece bu.

– Sadece bu ha. Sadece bu öyle mi? Bu para ile ailenden bir kişiyi anca kurtarırsın o zaman. Söylesene kimi alacaksın yanına? Karını mı, oğlunu mu, kızını mı?

– Yapmayın. Yemin ederim yarın getireyim ne kadar diyorsanız. Arabayı alın isterseniz. Beni alın ya da ben size yarın ne kadar istiyorsanız veririm. Ailemi bırakın nolur?

O sırada küçük kız babasının hırpalanmasına dayanamayıp ağlamaya başlamıştı. Hıçkıra hıçkıra sarsılıyor, annesi susturmaya çalışıyor ama korkudan “Babamı bırakın” feryatları ile etrafı inletiyordu. Yusuf, Murat’a “Sustur şu kızı diye seslendi.”

Murat kızı sertçe sarsıp sesini kesmesi için azarlamaya başladı. Kız susamıyor giderek daha fazla haykırıyordu. Murat tokadı basınca kıza, ayağa fırladı. Ali kendisine yaklaşıp “Sakin ol komutan otur yerine” diye fısıldadı.

Fakat ne kendi oturdu ne de kız sustu. Yusuf iyice çileden çıkmışa benziyordu. Anneye dönüp “Kızını sustur ya da ben sustururum” dedi. Annesi kıza sarılmaya çalışıyor kız kendini kurtarıp babasına doğru hamle yapıyordu. Tepesi atan Yusuf “Şunu al tuvalete kapat, babası başka para bulursa sağ olarak veririz bulamazsa ölüsünün üstüne sifonu çekeriz” dedi. Adam yalvarıyor kadın kızını tutmaya çalışıyor, Yusuf adamı, Halit kadını tartaklıyordu. Oğlan Murat’ a hamle yapacak olduğunda Yusuf silahın kabzasını çocuğun suratına geçirdi. Çocuk yüzü kanlar içinde yere yığılı verdi. Anne bu sefer oğlunun üzerine kapandı. Kız hala çığlık çığlığa bağırıyor babasından yardım istiyordu. İşlerin bu noktaya geleceğini hiç tahmin etmemişti. Masaya doğru hamle yapacak oldu fakat Ali’nin silahının namlusunu sırtında hissetti. “Karışma komutan. Sen kendi kızını düşün efendi gibi otur yerinde.”

Kızını düşünmeliydi. Şerefli, dürüst, iyi bir insan olmasını hayal ettiği kızını. Ona kendi gibi namuslu ve onurlu yetiştirecekti. Vatana millete verilecek en büyük hizmet; harika bir evlat… Peki artık kendi öyle birimiydi? İzlediği, olmasına izin verdiği bu vahşete rağmen kızının yüzüne bakabilir miydi? Namusuyla kızını ölüme terk etmeli, ya da onursuzca ona yalan söylemeliydi.

Kendi kızını düşünmeliydi, hasta, çaresiz, biricik kızını. Tekrar karşısındaki drama baktı. Murat kızı kucağına almaya çalışmış fakat kız Murat’ın tüm yüzünü çizmişti. Bunun üzerinde çocuğu yere fırlatıp saçından tutarak arkasından sürüklemeye başladı. Kızcağız yalvarırcasına babasına haykırıyor yardım istiyordu. Babasının eli sırtına bükülmüş, yüzü masada çaresizce çırpınıp ağlıyordu. Tüm müşteriler taş kesilmiş birbirlerine sokulmuşlardı. Murat’ın yerde sürüklediği kendi çocuğuydu. Onun yüzünü görüyor ve kendisinden yardım istemesini görmezden geliyordu. Yapamazdı… Eli istemsizce silahına gitti ve kendinden emin şekilde Murat’ın ensesine bir el ateş etti. O esnada omur iliğine saplanan acıdan, Ali’nin de kendisini vurduğunu anlamıştı. Ayaklarının mecali kaybolurken yavaş yavaş yere yığılmaya başladı. Yusuf şok içinde kalmış ve tuttuğu adamı bırakmıştı. Murat’ın cesedinden kurtulan kızı babasına doğru koşuyordu. Yusuf’un gevşemesinden faydalanan adam da kızına hamle edip sarıldı.

Ölüme doğru yürüdüğünü hissederken kızını düşünüyordu. Çevresindeki koşuşturmayı hayal meyal seçebiliyordu. Yusuf’un küfür ettiğin duydu, “Silah sesini duyanlar illaki polisi arayacak ne topladıysak o artık. Söyleyin aşağıdakilere de çıkıyoruz hemen” diye bağırdı. Etrafı anlamlandırma yetisini giderek kaybediyordu. Üşümeye başlamıştı. Kızını kurtarma şansı kalmamıştı artık. Ölecekti zavallı yavrusu. Ama en azından ben onun öldüğünü görmeyeceğim diye avuttu kendini. Küçük bir kızı kurtarmaya çalışırken öldüğünü söylerlerdi herhalde kızına. Kahraman olarak öldüğünü… Sonra jammerları düşündü. Yerine geri koyamayacaktı. Soygunun parçası olduğu anlaşılacaktı. Ya bebeğine adi bir hırsız olduğunu söylerlerse? Hiç bir vicdan ölmekte olan bir çocuğa bu zulmü yapmazdı. Biricik kızının yüzünü görmeye çalıştı son kez. Tüm gücüyle hayal etmeye çalıştı, uğruna her şeyi göze aldığı meleğini. Fakat başaramadı. Tek görebildiği hızla üzerine hücum eden karanlıktı…

Hacı Ahmet BOYRAZ



Bir Cevap Yazın

HAB sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin