Bu daracık dehlizde Salih’ in arkasında sürünürken yaptığı onca fedakarlığın, çektiği onca çilenin tünelin ucundaki odada bulacakları hazine sayesinde misliyle ödüllendirileceğini biliyordu. Sanki ömrü boyunca bu an için hazırlanmıştı. Aldığı eğitim, yaptığı araştırmalar, ailesinden nesilden nesile geçen onca mal varlığı ve en önemlisi yaptığı her işte meşale gibi yolunu aydınlatan dini… Ona yol gösteren İslam’ın bayrağını nihayet tüm dünyanın üzerinde dalgalandıracaktı. Bunu yapan yalnızca ve yalnızca onun iradesi olacaktı. Salih’in yardımları, yol göstericiliği yadsınamazdı elbette. Fakat asıl kararlar ona aitti. Bulacakları muhteşem hazineler kendisine mâl edilecekti. Özgür iradesiyle tüm dünyayı değiştirecekti.
Tünel bazen emekleyeceği kadar genişliyor, bu genişliklerde sırtını rahatlatıp nefes alacak fırsatı oluyordu. Yolculuğunun büyük kısmındaysa karını sert zeminde, sırtı ise oval tavana sürterek zorlukla ilerliyordu. Tünele, Arasta Çarşısı’nda bulunan ve bir zamanlar hediyelik eşya satan, şimdilerdeyse kendilerinin operasyon merkezi olan dükkanının mahzeninden girmişlerdi. Bu dükkân onların son iki buçuk yıllarını geçirdikleri yerdi aslında. Orada yol arkadaşı ile ne badireler atlatmış ne tartışmalar yaşamıştı. Önünde oflaya puflaya sürünen adama baktı. Kendisine ilk geldiği zaman ona inanmamış onu sahtekâr addetmişti. Oysa şimdi hayatını değiştirmek için gönderilen biri olduğunu anlıyordu.
Her şey doktora tezi için eski arşivleri karıştırmasına dayanıyordu. Ailesi hayli varlıklı olduğundan oldukça rahat bir eğitim hayatı geçirmiş, sıkıntı çekmeden lisans ve yüksek lisansı tamamlamıştı. Doktoraya başladığında ise iz bırakacak bir çalışma yapmanın hevesi tüm benliğini kaplamıştı. Uzun süre belirleyemediği tez konusu yılgınlığa davetiye çıkardığı sırlarda bir Bizans Tarihçisinin keşfedebileceği en mükemmel kaynaklardan birini buldu. İmparator XI. Konstantinos’un, Fatih surlarını dövdüğü sırada Kutsal Odacı diye adlandırdığı birine yazdığı not şöyleydi:
“En Değerlimizin Koruyucusu Kutsal Odacı:
Vatikan’ın zamanında yetişemeyeceği maalesef ortaya çıkmıştır. Şehrimizle beraber sandığı da kaybetmememiz demek tüm Hristiyan dünyasının şehrimizle birlikte yok olması demektir. Kutsal Hazine’nin Müslümanların eline geçmesi Tüm Avrupa’nın sonu olacaktır. Bu durumda arzum Kutsal olanı, Hıristiyanlar şehri tekrar ele geçirene dek, Türkler’in bulamayacağı şekilde saklamanızdır. Bunun için Kathisma uygun bir yer olacaktır. Üzerinize düşen görevi layığı ile yapacağınızdan emin olmanın verdiği sarsılmaz güvenle size zaman kazandırmak için şehri canım pahasına savunacağımı bilmenizi isterim…
İmparator Konstantinos XI Dragases Palaiologos.”
Bu mektup onun tüm hayatına yön veren bir nesneye dönüşmüştü. Bahsi geçen kutsal hazinenin ne olduğunu araştırmış ve bulduğunda soluğu kesilmişti. Su götürmez bir kesinlikle ne olduğunu bildiği hazineyi ve kanıtı olan mektubu doktora tezi olarak yayınlamıştı. Akademik çevrede bir güneş gibi parlamayı beklerken beklentilerinin tam tersi olmuş, tüm bilim çevrelerince hayalperest bir komplo teorisyeni muamelesi görmüştü. Saygın akademik camialar onu kabul etmiyor, kalbur üstü hiçbir tarihçi onunla çalışma yapmaya yanaşmıyordu. Hayatının anlamını bulduğunu düşünürken tüm kariyerini mahvetmişti. Senelerce dediklerini savunmuş lakin bu kendisine sadece daha fazla yalnızlık getirmişti. Nihayet pes edip üçüncü sınıf bir üniversitede hoca olarak çalışmaya başlamış ve hayallerinin peşini bırakmıştı.
Varlığından emin olduğu ama kendisine sıkıntıdan başka bir şey getirmeyen hazine ise içinde peygamberlerin silüetlerinin olduğu sandığın ta kendisiydi. Aslında bu sandık onun fikri değildi. Efsaneye göre Hz. Âdem kendisinden sonra gelecek tüm peygamberleri görmeyi Allah’tan niyaz etmişti. Bunun üzerine cennetten ipek kumaşlarda tüm peygamberlerin görünüşleri Hz.Adem’ e gönderilmişti. İnsanların atasının Güneşin Battığı Yerdeki Mahzeninde sakladığı bu emanetleri Zülkarneyn bulmuş ve Danyal Nebi’ye göstermişti. Danyal Nebi ‘de bu görselleri gene ipek kumaşlara çizmiş ve bir sandığa yerleştirmişti. Bu sandık bölmeler halinde tasarlanmıştı, sanki yüzlerce çekmecesi olan bir dolap gibi. Hz. Adem’den Hz. Muhammed’ e kadar olan tüm peygamberlerin suretleri birer birer bu bölmelere yerleştirilmişti. Bu efsaneden İbn Arabi, Zehebî, İbn Kesîr gibi birçok alim bahsetmekteydi. Hatta Mustafa Asım Köksal’ın Peygamberler Tarihi kitabında bile bundan bahsedilmekteydi. Köksal’a göre Hz. Ebubekir Bizans’a İslam’a davet için elçiler gönderdiğinde İmparator Herakleios bu suretleri birer birer elçilere göstermişti. Bu kadar âlim bu efsaneyi doğrularken kendisinin deli muamelesi görmesi hayata küsmesine sebep olmuştu. Oysa ona inanıp peşinden gelseler dünyayı değiştirebilirlerdi…
Umutsuzlukla dolu yaşantısını sürdürdüğü günlerin birinde Salih fakültedeki odasında belirivermişti. Tezini okuduğunu ve kendisine inandığını, birlikte bu hazineyi bulabileceklerini ve tüm dünyayı değiştirebileceklerini söyledi. Bugüne dek her gün aklını kemiren düşünceleri kelimelere döküyordu karşısında. “Bu keşif sadece akademiyi değil tüm dünyayı değiştirecek. Hocam düşününsene karbon testleri ile Danyal peygamberin yaşadığı milattan önceye 600’lü yıllara tarihlenecek kumaşların üzerinde, sonraki tarihlerde yaşadığı Tevrat ve İncil’de de bahsedilen Hz. Zekeriya’nın, Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’nın suretleri olacak. Ve son bölümden Hz. Muhammed’in gül cemali çıkacak. Bu onun son ve hak peygamber olduğunun kanıtı olacak. Bu İslam’ın sancağının dünyanın en tepesine dikilmesi demek. Bu Kudüs’ün Roma’nın fethi demek. Ve hepsinden öte bu Peygamber Efendimiz ’in yüzünü görme şerefine nail olmak demek.”
Salih ateşli şekilde konuşmuş, tezden ne kadar etkilendiğini, okuyunca daha derinlemesine araştırmalar yaptığını, yaratacağı etkiyi düşününce hüngür hüngür ağladığını ve nihayetinde bu tezi yazan adamla tanışmak için buraya geldiğini anlatmıştı. Karşılıklı övgü ve konuşmalardan sonra arşivlerde mektubu bulduğu günkü kadar şaşırıp heyecanlanmasına sebep olacak bir şey daha olmuştu.
İstanbul’da Fatih’in altının tünellerle dolu olduğunu bir şehir efsanesi olarak herkes bilirdi. Bizans imparatorluğunda Hipodrom, Büyük Saray ve Ayasofya’nın bir tünel ağıyla birbirine bağlı olduğu söylenirdi. Büyük saray denilen yapı bu günkü Sultan Ahmet Camii, Arasta Çarşısı ve Mozaik müzesinin olduğu alanı kaplamaktaydı. Bazıları bu tünellerin yere batan sarnıcına kadar uzandığını söylüyordu. Kendisini bu denli şaşırtan şey ise karşısında duran adamın Büyük Tünel Planı dediği bir haritayı masaya sermiş olmasıydı. Haritada efsanelerde bahsedilen tünel ağının büyük bir kısmı detaylıca çizilmişti. Gözleri parlayan haritadaki bir noktayı gösteriyor büyük bir heyecanla hazinenin orada olduğunu gösteriyordu. Gözleri Salih’in gösterdiği yere bakmış ve okuduğu şey karşısında sandalyesine yığılıvermişti. Gösterdiği yerde Sarayın Daphne bölümünden Hipodroma doğru giden bir silindir uzanıyordu. Silindir tam hipodromun sınırlarında bir karenin içinden geçiyordu. Bu kare odayı temsil ediyor olmalıydı ve üzerinde Greekçe tek kelime yazmaktaydı: Kathisma.
O geceden sonra neredeyse her gün Salih’le buluşmaya başlamıştı. Planlar yapıyorlar, konuşuyorlar, dünyayı sarsmaktan bahsediyorlardı. İkisi de o karenin içinde bahsi geçen hazinenin yattığından emindi. Konu; oraya nasıl ulaşacaklarıydı. Kendisi Kültür bakanlığının gözetiminde çalışma başlatmak istiyordu. Arkadaşıysa inatla buna karşı çıkıyor böyle bir durumda bütün övgüyü hükümetin alacağını, ayrıca oraya ulaşamazlarsa ya da oda boş çıkarsa eskisinden de beter rezil olacaklarını söylüyordu. Ne kadar konuşurlarsa konuşsunlar gizlice yürütülecek bir işte Salih’e güvenmekte zorluk yaşıyordu başlarda. Bunun en önemli sebebi de haritayı nereden bulduğu sorusuna tatmin edici bir cevap veremiyor oluşuydu. Fakat bir gün gelip Arasta Çarşısı’nda odaya çıkan tünelin girişini bulduğunu artık onunla veya onsuz devam edeceğini söylediğinde gözünü karartması gerektiğini anlamıştı. Bu yola onunla birlikte baş koyacak, hedeflerine ulaşırlarsa hem tüm akademiden intikamını almış olacak hem de İslam’ı dünyaya hâkim din kılacaktı. Bu yolda riske atılabilirdi…
Salih ona rehberlik ediyor, ne yapmaları gerektiğini söylüyordu. En çok da kendisinin maddi gücünden yaralanıyorlardı. Tünele açılan girişin olduğu dükkânı satın almışlardı. Daha sonra böyle bir kazıyı fark edecek ve engel olmak isteyecek birim ve kurumlara yüklüce rüşvetler verilmiş, gizlilik sağlanmıştı. İlgililer deli bir tarihçinin yeni bir mezar keşif çalışmasına karışmaktansa verilen paraları yemeyi tercih ediyordu. Ayrıca tünelleri temizlemek, tıkanan yerleri tekrar açmak ve çökmesini engellemek de hayli çetrefilli işlerdi. Bunun için gereken parayı sağlıyor, ekipleri ve ekipmanları Salih ayarlıyor, işlerse yavaş yavaş ilerliyordu. Bazen tünellerde küçük odalarda paha biçilmez tarihi eserlere rastlıyorlar kendisi heyecanla bunları incelemek istiyor fakat ortağı, ana hedeften saptıracağı ve dikkat çekeceği için hepsinin asıl hazineyle birlikte incelenmesinde diretiyordu.
Bu tartışmalar eşliğinde iki buçuk yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti ve işte şimdi onunla kaderine sürünüyordu. Dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmaya dakikalar kalmıştı. Sultan Ahmet’i boylu boyunca geçmiş olmaları gerekiyordu. Birkaç dakika içinde karşılaşacağını bildiği şey kalbinin kaburgalarını kırarcasına atmasını neden oluyordu. Tünel giderek genişlemeye başladı. Önce emeklemeye sonra çömelmeye ve nihayet dik bir şekilde yürümeye başladılar. Bu tünelleri temizlemek için dün burada olan Salih odanın kapısına kadar gitmişti fakat içeriye ilk kez beraber gireceklerdi. Bunu kendisini çok sevdiği için yapmamıştı maalesef. Kapıyı açamadığı için bu gece birlikte gitmek zorunda kalmışlardı. Dediğine göre kapıda bir tür Greekçe yazı yazıyordu ve ne kadar itse de kapı açılmamıştı. Zor kullanarak açmayı düşünmüşler fakat hem içerdeki hazinelere bir zarar vermekten çekindikleri hem de tünelin çökme tehlikesi olduğu için bunu yapmamışlardı. “Senin yazıyı okumanda fayda olabilir belki nasıl açacağımızı söylüyordur. Hem bu sayede birlikte içeri girmiş oluruz” demişti. Ve işte buradalardı. Arkasını dönüp “Az kaldı. Şu gözüken ışıkların orda” dedi Salih. Bu cümle onu tüm düşüncelerinden sıyırdı. Vücudu hastalıklı bir titremeyle sarsılmaya başladı. Elleri terliyor, başı dönüyordu. Heyecan dalgası tüm vücuduna hâkim olmaya başlarken tünel birden devasa bir sarnıca açılıverdi. Neredeyse yere batan sarnıcı kadar devasa ve ferah bir yapıydı. Hipodromdan metrelerce aşağıda oldukları şüphesizdi. Bu ihtişamlı yapı yere batan sarnıcı kadar sık aralıklarla olmasa da hemen hemen dört metrede bir dikilen sütunlarla destekleniyordu. Yapının ortasında aradığı şeyi gördü ve adım atacak mecali kendinde bulamadı…
Tüm hayatını bağladığı sevgili karşısındaydı. Yekpare bir duvar ve duvarın ortasında kendini belli eden, gerçekliğe açılacak olan kapı…Yüksekliği iki metreden fazla gözüküyordu ve hemen hemen altı metre genişliğindeki bir duvarın ortasında duruyordu. Duvarın boyu kapıdan otuz santim kadar daha yüksekti ve bittiği yerlerde birer sütun tavana yükseliyordu.
Birden kendini kapıyla burun buruna buldu. Hangi ara adım atmış, hangi ara yaklaşmıştı hatırlamıyordu ve önemli de değildi. Sadece elini uzatıp kapıya dokunmak istiyordu ve bunu yaptı. Bunu yapar yapmaz da hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ne onu sakinleştirmeye çalışan Salih’in tesellilerini duyuyor ne de bu kadar yaklaşmışken kendini kaybettiği için söylediği azarları işitiyordu.
Ne kadar ağlamıştı ne kadardır kapının önünde dizlerinin üzerindeydi ne zamandır sarsılıyor ve tokatlanıyordu? Yanağındaki acıya bakılırsa sağlam birkaç tokat yediği belliydi. Ayağa kalkıp arkadaşına sarıldı. “Sensiz yapamazdım dostum. Sen bana hayat verdin” diyebildi sadece. Ve nemli gözleriyle hayatını değiştiren adama baktı. Orda aradığı mutluluğu değil sadece açgözlülüğü gördüğündeyse bir an için ürperdi ve ondan uzaklaştı. Kafasını sallayıp kendine gelmeye çalışırken Salih’in sabırsızca “Hadi oku şunu” dediğini işitti.
Evet buraya kapıdaki yazı için gelmişti. Hatırlamaya başlıyordu ve tekrar kapıya döndü. Üzerinde bir şiir yazıyordu. Önce doğru anladığına emin olmak için sessizce okudu sonra yüksek sesle tekrar etti:
“Başta bir tek O vardı
Sonra bir Oğlu oldu
Sonra Oğlu kayboldu
Sonradan öğrendik ki
Aslında Oğlu yoktu”
Şiiri art arda okurken dikkatini bazı harflerdeki tuhaf görünüş çekti. Harfler çoğunlukla taşa kazınmıştı fakat her harf sadece bir kere taşa oyulmuştu. Bunu Salih’ e söyledi.
Anlamayan bir ifade ile “Nasıl yani?” diye sordu.
“Yanisi şu diyelim ki şiirde 11 tane ‘a’ harfi var. Bunlardan 10 tanesini taşın üzerine çizmişler fakat sadece bir tanesini taşın içine girecek kadar oymuşlar. Bu şiirdeki her harf için geçerli.”
Eliyle harflerin oluşturduğu oyukları inceledi. Parmaklarını içeriye doğru sokup girinti ve çıkıntıları hissetti. Yavaşça “Bunlar anahtar delikleri” diye fısıldadı. Sevinçle ortağına dönüp “Bunlar anahtar deliği” diye bağırdı. “Buralarda bir yerde anahtarlar olmalı” dedi.
Salih “Dün duvarın dibinde bir sandık bulduyduk içinde demirden çubuklar vardı anahtar dediğin onlar mı?” diye sordu.
Heyecandan ne yapacağını bilemedi bir an. Sanki Indiana Jones filminde başrol oynuyordu. “Nerde onlar getir hemen” dedi.
“Tünelin ağzına koyduydum dur getireyim” deyip uzaklaştı Salih. Ağırlığını bir o ayağına bir öbür ayağına vererek ve ellerini ovuşturarak sandığın gelmesi bekledi. Gelir gelmez sandığı açtı ve tam tahmin ettiği gibi harflerle karşılaştı. (A)Alpha, (B)Beta, (X)Chi, (Δ) Delta… Greek alfabesindeki her harften bir adet vardı sandığın içinde. Şimdi asıl soru bunlarla ne yapılacaktı. Tekrar şiire baktı.
“Sanırım bu bir bilmece ve biz cevabı oluşturan harfleri kapıya sokacağız.”
“Neden tamamını sokmuyoruz ki?” diye sordu Salih.
Bu kadar salak bir adamla neden çalıştığına şaşırarak “Sence bu kadar zahmet edip böylesine bir yapıyı yapanlar, kapıyı ve anahtarları hazırlayanlar bunu düşünmemiştir. Muhtemelen senin dediğini yaparsak iyi ihtimalle kapı açılmaz, kötü ihtimalle kapı hiç açılmaz. Yapmamız gerek cevabı bulmak ve doğru sırayla harfleri yerlerine yerleştirmek.” Volta atarak bilmeceyi düşünmeye başladı. Fikirleri kafasında evirip çeviriyor, düşük ihtimallileri eliyor ve cevabı arıyordu. Zamandan azade düşünce egzersizinden sonra cevabı bulduğuna emin bir şekilde Salih’ e döndü. Döndüğünde onun duvarın dibine çökmüş şekilde uyukladığını gördü. Ne kadardır düşünüyordu acaba?
“Cevabı buldum” diye ilan etti ve bu ses adamın sıçrayarak ayağa fırlamasını sağladı. “Neymiş cevap?” dedi.
“Başta tek olan Yehova idi. Yahudilerin Tanrısı. Sonra Hristiyanlıkta Hz. İsa Tanrının oğlu oldu ve göğe çekilip kayboldu. Nihayetinde İslamiyet ile aslında böyle bir şeyin olmadığı Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu değil elçisi olduğu ortaya çıktı. Yani cevap Allah, Yehova, Tanrı. Ya da Greekçe söyleyecek olursak Theós”. Yavaş yavaş sandığa yöneldi ve “Ki dostum bu da Greekçe’ de (θ)Theta, (ε)Epsilon, (ο)Omikron ve (σ)Sigma harfleriyle yazılır.”
Sakince konuşmaya çalışmasına rağmen sesinin titrediğini hissediyordu. Ellerinin titremesine engel olmaya ve bayılmamaya çalışarak sandıktan söylediği harfleri sırasıyla alıp kapıya yerleştirmeye başladı. Son harf yerine oturunca kapıdan gelen klik sesini işitti. Dünya durmuştu. Zaman durmuştu. Kapının bel hizasındaki tutacağına sıkıca kavradı. Salih’in arkasında nefesini tuttuğunu ve hareket ettiğini hayal meyal hatırlıyordu. Kapıyı birazcık kendisine doğru çektiğinde yerinden oynadığını hissetti. Terlemeye başlamıştı, kalbi duracak gibi atıyordu. Ensesine büyük bir acı saplanmıştı birdenbire ve gözleri kararıyordu. Kalbim dayanamadı ve ölüyorum diye düşündü…
Ensesinde büyük bir acıyla yavaş yavaş gözlerini açtı. Yıllarca uyuduğu uykusundan uyanıyor gibiydi ama hala rüyasındaki sarnıçtaydı. O zaman rüya değildi bunlar. Güçlükle ayağa kalkıp etrafına bakındı. Kocaman bir sarnıcın içindeydi ve karşısında rüyasındayken kapısını araladığı oda duruyordu. Kapı ardına kadar açılmıştı ve içi bomboştu. Düşünde yanında olan arkadaşını görmek için etrafına bakındı ama koca yerde yapayalnızdı. Gerçeğin sarsıcı şiddeti üzerinde doğru koşarken bunu kaldıramayacağını biliyordu. Kafasını öne doğru eğdi ve koşmaya başladı. Ardına kadar açık demir kapıdan geçip tüm ivmesiyle kafasını odanın karşı duvarına vurdu. Boynunun dönüp kırıldığını hissettiği sırada hala düşüyordu. Artık uyanmıştı…
Uyandığında ne hayalleri ne parası ne de arkadaşı vardı yanında. Uyandığında bir mahzenin soğuk döşemesinde kafasından kanlar akarken yüzü koyun uzanmaktaydı. Uyandığında her şey için çok geçti…
Hacı Ahmet BOYRAZ

Bir Cevap Yazın