HAB

Her Hafta Bir Hikaye…


ÖLDÜRME – SÖNDÜRME – DÜŞÜNDÜRME

65 katlı devasa bir gökdelen, uçsuz bucaksız ormanın ortasında tüm heybeti ile yükseliyordu. Etrafındaki yemyeşil ağaçlara inat, simsiyah ve ruhsuzdu; çevredeki tüm canlılığa rağmen ölü, soğuk ve ihtişamlı görünüyordu. Binanın tepesi sivri bir şekilde başlayıp aşağıya doğru 12 kat boyunca geniş ve ferah camlarla bezenmişti. Buradan itibaren yapının dört köşesinden devasa birer taşıyıcı kolon aşağıya doğru iniyor ve bu kolonlar zeminden yükselen 42 kata kadar tüm çıplaklığı ile gözüküyordu. Alttaki 42 katın taşıdığı 4 kolon, bu kolanların arasında metrelerce yükselen boşluk ve nihayet zirvede bulunan 12 kattan oluşmaktaydı bina. Üst taraf ile alt taraf arasındaki bağlantı ise 4 kolonun tam ortasından inen ve sanki dört kolonun ortasında beşinci bir kolonmuşçasına gözüken asansör ile sağlanmaktaydı.

epedeki 12 kat yöneticilere aitti. 165’inci katta CEO oturmaktaydı. 164’ de CFO (mali işler), 163’te COO (Operasyonlardan Sorumlu Başkan), onun altında CHRO (İnsan Kaynakları) … Her bir kat bir yönetim birimine ayrılmıştı. Her birim kendi işini eksiksiz şekilde yerine getiriyor ve diğer birimlerle uyum içinde çalışıyordu. Birimlerin yöneticileri isteklerine bağlı olarak farklı sayılarda yardımcı edinebiliyordu. Tüm birimlerin en önemli görevi her kata yerleştirilmiş ve kattaki herkes tarafından görülebilen üç adet göstergenin yeşilde yani %80’in üzerinde kalmasıydı. Bu durum işlerinin güvence altında olduğunun ve rahat yaşamlarını sürdüreceklerinin en önemli göstergesiydi. Göstergeler %80’in üzerinde oldukça yönetici olmanın keyfine varılabilecek ve gökdelenin tepesinden eşsiz manzaranın tadı çıkarılabilecekti. Üç gösterge alt alta sıralanmıştı. Her göstergenin üzerine büyük harflerle neyi gösterdiği yazılmıştı: ÖLDÜRME, SÖNDÜRME, DÜŞÜNDÜRME…

Sabah tüm binayı inleten ‘kalk’ anonsuyla uyanan Igtar hızlıca kalkıp giyindi. Uyuklayan karısını öptükten sonra lavaboya gidip kahvaltıya erkenden inmek için aceleyle odadan çıktı. Sırada geçirdiği süreyi azalttığından anons başlar başlamaz yataktan fırlamayı kendisine huy edinmişti. Kendisi yazı işlerinde 37’nci katta çalıştığından mutfak katının en üstünde yemek yiyordu. 23’üncü katta bakım bölümünde çalışan eşi ise onun bir alt katında yemeğini yemek zorundaydı. Hızlı bir kahvaltıdan sonra doğruca masasının başına geçip işe başladı. Buradaki en önemli işi kendisinin yaptığını bilmenin verdiği güvenle parmakları daktilonun üzerinde hareketlenemeye başladı.

Yaptığı iş basit gibi gözükse de son derece dikkat ve hız gerektirmekteydi. Her gün masasında sabit duran ekranı açıyordu. Ekran açılır açılmaz bir metin beliriyor, gördüğü metni daktilosuna yerleştirdiği kâğıda eksiksiz olarak geçirmesi gerekiyordu. Metnin tamamını yazdığında masasında kâğıt, daktilo ve ekran dışında bulunan tek şeye, yeşil büyük butona basıyor bu sayede ekranda yazması gereken yeni metin beliriyordu. Amaç gün sonuna kadar olabildiğince fazla metni eksiksiz ve hatasız şekilde kağıtlara aktarmaktı.

Yazı işleri 31’inci katta başlıyor ve 40’ıncı kata kadar devam ediyordu. Her katta yüzlerce yazıcı, ekranlarındaki metinleri kağıtlara aktarmakla meşguldü. Her biri için kağıtların altında küçük seri numaraları bulunmaktaydı. Bu sayede kimin hangi metni yazdığı, ne kadar yazdığı, ne kadar hata yaptığı yönetim tarafından takip edilebiliyordu. Bu kağıtlar 11’inci ve 15’inci katlar arasında üretiliyordu.

Binadaki en önemli işi yaptığının bilincinde olan üreticiler gelen hammadde ile kâğıdı üretiyor, işliyor son olarak sağ alt tarafına yazıcı numarasını küçücük şekilde işledikten sonra 16’ncı ve 20’nci katlar arasında çalışan nakil bölümüne teslim ediyorlardı. Bütün bina onlar sayesinde ayakta kalıyordu çünkü onlar üretmezse üst kattakiler neyi taşıyıp neye yazacaktı ki?

Nakil bölümü üretimden aldıkları kağıtları yazıcıların mesaisi başlamadan, her birinin masasına yerleştirmekle görevlilerdi. Ayrıca bir önceki günden yazılan metinleri de 41’inci katta bulunan teslim birimine iletiyorlardı. Binadaki en önemli işi yapmanın getirdiği ağır sorumluluğu yerine getirmek için canhıraş bir çaba gösteriyorlardı. Sonuçta kağıtlar taşınmazsa yazılamazdı da.

Nakliyatçıların üstünde 21’inci kat ile 25’inci kat arasında ise bakım bölümü bulunmaktaydı. Buradaki çalışanlar yazıcıların kullandığı monitörlerin, daktiloların veya tamamlandı butonlarının bozulması halinde bozuk olanları hızlıca yenileri ile değiştiriyor ve sorun çıkaran ekipmanları tamir ediyorlardı. Bunun dışında üretim, mutfak gibi diğer birimlerin de bozulan ekipmanlarını yeterince pohpohlanmaları durumunda hallediyorlardı. Binadaki en önemli kişiler olmanın haklı gururuyla böbürlenerek yürürlerdi her zaman. Çünkü cihazlar tamir olmazsa kimse görevini yerine getiremezdi.

26 ‘dan ile 30’ a kadar olanlar ise mutfak bölümüydü. Ve tabi ki binadaki en önemli bölümdü burası. Aç karnına kimse çalışamazdı herhalde… 1’ den 10’ a kadar ise üsttekilerin diğer işler dediği şeyleri yapanlar ikamet etmekteydi. Temizlikçiler, bulaşıkçılar, çöpçüler, eğitimciler, sağlıkçılar, kolluk kuvvetleri ve diğerleri. Dikkate değmeyecek kadar aşağıda yaşıyorlardı fakat tabi ki binanın temelleri onlardı ve onlar en önemli işleri yapmıyor olsalar tüm binaya bir süre sonra kaos hâkim olurdu.

Binanın 41’ inci katı, daha önce söylendiği gibi yazılan kağıtları sütunların ortasındaki asansörle yönetime iletiyorlardı. En önemli görev onlarındı çünkü yazılanlar yönetime ulaşmazsa kimse ücretlerini alamaz kimse ailesini doyuramazdı. 42’nci kat ise eğlence katıydı. Mesai saatlerinin dışında eğlenmek isteyenler hangi kattan olduğu fark etmeksizin bu kata gelir farklı etkinliklerle zaman geçirebilirdi. Asansör 41’inci kattan daha aşağı inmediği için alttakiler eğlenmek istiyorsa merdiven çıkmalıydı. Bu nedenle eğlence katında genellikle yazıcılar olurdu. İlk on kattan birinin buraya çıkması ise genelde şaşkınlıkla karşılanırdı. Şaşkınlık evet ama dışlama hayır. Bu katta kimse dışlanmazdı. Eğlenmek herkesin hakkıydı. Ve tabi ki en önemli işi bu kattakiler yapıyordu. Hayatın, Evrenin ve Her Şeyin anlamı bu kattaydı sonuçta…

Igtar hevesle tuşlara basıyor biten kâğıdı yenisiyle değiştirmesi gereken o süreye lanet ediyor, tuvalet ve yemek gibi insani ihtiyaçlara sahip olduğu için kendine kızıyordu. Çünkü çalışması gerekiyordu çok çalışması. Çok fazla çalışması… Biliyordu ki yeterince çalışırsa yönetici katına yükselebilir ve hayatına orada devam edebilirdi. Ayrıca eşini de bakımdaki işinden kurtarabilirdi bu sayede. Eşi onunla evlendiği için daha üst katlarda yaşama hakkına erişmişti ama ayrı yemek yiyorlar ve sıklıkla farklı vardiyalarda çalışıyorlardı. Eşini ve kendisini kurtarmak için yapması gereken sürekli tuşlara basmaktı. Dakikada 160 kelimeye kadar çıkıyordu tam konsantre olduğunda ve bu rakam onu en hızlı yazıcıların arasına sokuyordu. Bu azmin kaynağı olan yönetici olma hayali bazılarının söylediğinin aksine imkânsız değildi. Daha önce yapılmıştı. Özellikle Tusorempeh bunu başaranlar arasında bir efsaneydi. Onun idolüydü Tusorempeh. Söylene göre yazıcı olarak çalışmaya başladıktan bir ay sonra yöneticiliğe yükselmişti. Birçoğu bunu efsane olarak görüyor ve inanmıyordu fakat o yazıcıların mottolarını fazlasıyla içselleştirmişti. Yazıcıların her katında duvarlarda kocaman harflerle yazan iki mottoyu: “HER KÂĞIT BİR BASAMAKTIR” ve “YAZMAK YÜKSELMENİN YARISIDIR”.

Gökdelenin 42’nci katından yönetimin en aşağıdaki katı olan 154’üncü kata olan mesafe 550 metre civarındandır. Ve gerçekten yöneticilere göre “her kâğıt bir basamaktır”. Bir kâğıdın kalınlığı 0.1 mm olduğundan aradaki boşluğu çıkabilmek için 5.5 milyon tane kağıt gerekmektedir. En iyi yazıcıların bile günlük kâğıt skorları 140 – 150 aralığındadır. Ve bu tempoyu sürekli tutturabilmek neredeyse imkansızdır. Bunun başarıldığı kabul edilse bile bahsedilen adedin tek bir yazıcı tarafından tamamlanabilmesi yaklaşık 105 yıl sürecektir. Yani tek bir yazıcının yükselmesi imkansızdır.

Peki yükselmeler nasıl gerçekleşmiştir? En yaygın yöntem bir yazıcının ailesinden veya arkadaşlarından yazıcı olanları ikna ederek, onun seri numarası basılı olan kağıtlara metin yazmalarını sağlamaktır. Bu durumda sahip oldukları seri numarasını çok az kullanacak yazıcıların maaşları düşeceği için yükselmek isteyen yazıcı, kazandığı parayı onun için çalışan kişilere dağıtır. Bir süre sonra hırslı yazıcı kendisini sadece karın tokluğuna çalıştığı bir durumun ortasında bulur. Bu zor şartlara uzun yıllar boyunca dayanabilir ve ona inanları peşinden sürükleyebilirse yazıcı nihayet istediği yükselişe erebilir. Fakat bu süreç en azından yirmi yıl devam eder ve bu süre zarfında çelik gibi sinirlere, kuvvetli bağlara, fedakâr insanlara ihtiyaç duyar.

O zaman efsanevi Tusorempeh bunu nasıl başarmıştı? Şu an yazması gereken kâğıt sayısının farkında olmadan hevesle tuşlara basan Igtar’ın aksine Tusorempeh henüz ilk haftasında bunu kendi başına veya arkadaşlarının yardımıyla yapamayacağını anlamıştı. Bir süre düşündükten sonra aklına gelen en hızlı çözümü yapmak için kolları sıvamıştı. Üretimden birkaç sorumluya tüm kağıtlara onun seri numarasını basmaları için rüşvet vermişti. Yazıcılar hızlı çalışmaya odaklandıkları ve daha önemlisi bu konuda asla hata beklemedikleri için kağıtların seri numaralarını kontrol etmezlerdi.

73 yıl önce bu harika planını uygulamaya koyan Tusorempeh iki haftadan az bir sürede yükselmeye hak kazanmıştı ve o günden beridir 162’nci katta çalışmaya devam etmekteydi. Yaptığı hile yöneticiler tarafından fark edilmişti fakat bir yaptırım şöyle dursun hırsı ve zekâsı takdir toplamıştı. Yazıcılar ise neden o ay az ücret aldıklarını anlamlandıramamış, “Galiba genel bir kesinti oldu” diye düşünmüşlerdi. Birdenbire yükselen Tusorempeh içinse “Herhalde yönetimde ihtiyaç vardı ve sonuçta en zekimiz ve en azimlimiz oydu” diyerek olayın nasılını kurcalama gereği duymamışlardı.

162’nci kattaki ofisinden dışarıyı izleyen Tusorempeh ise artık ömrünün sonuna yaklaşmaktaydı. Yaşı ilerledikçe ve ölüm kendisine yaşlaştıkça geçmişi yaptıkları ve yaşadıklarını daha çok düşünür olmuştu. Zaten yaşlanmak hayaller ve hırsın, anılar ve kanaatle takas edilmesi değil miydi? Ama son yıllarda en çok düşündüğü adaletsizlik olmuştu. Zekasıyla hak ederek yönetici olmaya hak kazanmıştı kazanmasın ama burada asla gerçek bir yönetici gibi değer görmemişti. Her zaman aşağıdan geldi ona hissettirilmiş, onlardan biri olmadığı yüzüne vurulmuştu. Bu ağır aristokrasinin içinde yükselen herkesi bekleyen buydu. Diğer yükselenlerin aksine kendisi çok genç yaşta buraya geldiği için bu muameleye nerdeyse bütün ömrü boyunca katlanmıştı. O yüzden en çok onu yaralamıştı bu durum. Çünkü normal şartlar altında yükselen kişiler burada uzun yıllar geçirecek yaşlarda olmuyorlardı. Zaten tüm hayatlarını buraya çıkmaya harcadıkları için hedeflerine ulaştıklarında yaşadıkları mutluluk gördükleri ötekileştirmeyi gölgede bırakıyordu. Oysa ömrünün baharında buraya gelip azmiyle kendini yöneticilere kanıtlamak için yanıp tutuşan genç Tusorempeh’e bu ayrıcalıklı davranışlar çok ağır gelmişti. Günleri sayılıyken en büyük arzusu ise intikam almaktı. Bir diğer sorunu ve arzusu ise aşağıdakilere yapılan haksızlığı fark etmiş olmasıydı. Buraya geldiği ilk günlerde üzerinde şok etkisi yaratan bir cihazla karşılaşmıştı. Cihazın adı ‘yazıcı’ idi. Ve ekrandaki metni saniyeler içinde kâğıda aktarmaya yarıyordu. Yani aşağıda insanların ömürlerini harcadığı şeyi burada saniyeler içinde yapan bir makine vardı. Bunun üzerinde yarattığı dehşet kelimelerle ifade edilemez boyuttaydı. Hemen gidip yöneticisine bunun sebebini sormuştu. Yönetici beyninden silemediği nedenleri sıralamaya başlamıştı:

– “Evet aşağıda yapılan birçok işi hızlıca halledebiliriz. Ve evet makine olan yazıcı, aşağıda senin de bir zamanlar onlardan biri olduğun yazıcılardan katbekat hızlı çalışıyor. Peki neden o kadar kâğıdı insanlara yazdırıyoruz öyle mi? Duvarda ne yazıyor? Sana açıkladılar mı, yoksa hâlâ çevreyi mi tanıtıyorlar? Sen şu kurnazlık yapıp kağıtları değiştiren çocuksun demi? Dur o zaman sana bir kıyak yapıp bizzat kendim anlatayım. Önce soruma cevap ver. Neden hile yapıp buraya çıkmak için seri numaralarını değiştirdin? “

– “Çünkü yönetici olmak istiyorum” diye cevap vermişti.

– “Tamam ama neden yönetici olmak istiyorsun. Yazıcı olmanın nesi kötü.”

– “Çünkü yöneticiler adı üstünde yönetiyor. Daha yüksekte daha rahat yaşıyor. Ben de yönetmeyi hak eden biri olduğumu düşünüyorum. İnsanları yönetmeye hakkım var çünkü onlar için doğru kararları verebilirim.”

– “Güzel. Peki bizi yönetici yapan nedir?”

– “Daha zeki ve hırslı olmamız. Doğru kararlar verip uygulama becerimiz.”

Bu noktada yöneticisi kahkaha atmıştı.

– “Daha zeki ve doğru kararlar mı? Burada yeterince vakit geçirmediğin o kadar belli ki. Buradakilerin çoğundaki beyni kurbağaya taksan hayvan zıplamayı unutur be. Bizi biz yapan zeki olmamız değil. Hakkınızı verelim siz yükselenler genelde zeki ve çalışkan tipler oluyorsunuz ve bizler de sizin sayenizde işlerimizi doğruca halletme şansına sahip oluyoruz. Bizi asıl biz yapan, biz oluşumuz. Yüksekte oluşumuz. Ulaşılmaz oluşumuz. Aşağıdakilerin tam da senin dediğin gibi düşünüp bize atfettiği değerler sayesinde biziz. Aşağıdakilerin kafasına basarak oturduğumuz için biziz. Peki herkesi bizden yaparsak ne olur? Biz, biz olmayız artık. Biz herkes oluruz ve herkes de biz olur. Bunun da bir anlamı olmaz. Etrafı ısıtmak için odun yakmak âdettendir. Odunlar yanmalı ki biz sıcak sıcak oturabilelim. Şimdi duvardaki yazıları okumanı istiyorum ne yazıyor?” Dönüp duvara bakmıştı ve yazılı olan üç kelimeyi okumuştu. “ÖLDÜRME, SÖNDÜRME, DÜŞÜNDÜRME”

– “İşte yönetim katının en önemli görevi budur. Çünkü yönetici olarak kalmaları bunlara bağlıdır. Bir ayrıcalığı herkese bahşedersen o sıradanlaşır. Bu da kaosa yol açar. O yüzden herkes yerinde kalıp kendine biçilen görevi yapmalı ki sistem işleyebilsin. Herkesin yerinde isteğiyle kalabilmesi için de az önce okuduğun üç prensip geçerli: Bir ÖLDÜRME: Bu şu demek oluyor asla aşağıdaki insanları ölümle burun buruna getirecek duruma sokma. En azından büyük bölümünü. Karınlarını doyuracak kadar yemek, üşütmeyecek kadar barınak, hastalıktan kırılmayacakları kadar sağlık hizmeti vermek gerek. En azından çoğunluk için bunu sağlamak gerek. O yüzden gösterge her zaman %80’in üzerinde olmalı. Ölen %20’lik bir azınlık için kimse elindekileri vermek istemez. Elindekiler az da olsa… Ve insanları mümkün olduğu kadar aile yaşamına yönlendiriyoruz ki sorumlu oldukları kişiler olduğunda daha itaatkâr olsunlar diye.

İki SÖDNÜRME: Ölmemek yeterince büyük bir anlaşma olsa da bir süreden sonra yeterince ikna edici gelmemeye başlar insanlara. Onlara peşinde koşacakları bir umut vermek gerek. Daha da önemlisi başarabileceklerini düşündükleri bir umut. İşte bu umut yönetici olma umudu. Aslında aşağıdan birinin buraya çıkma ihtimali milyonda bir falan. Yirmi otuz yılda bir olur veya olmaz. Ama o kadar düşük ihtimal bile insanları nasıl etkiliyor değil mi? Buna sen birinci elden şahit oldun. Buradaki en önemli nokta, insanlar bir gün parçası olma umudunu taşıdıkları sistemi yıkmak istemezler. Bunun yıkılması durumunda ne geleceği tam bir muamma öyle değil mi? İnsanlar için milyonda bir şans, her zamana bilinmezlikten daha çekicidir. Aşağıda milyonlarcası doğup ölüyor ama hepsi bir gün kendisinin ya da evladının önce yazıcı olup sonra yönetici olacağı o ‘nerdeyse’ imkânsız umuda öylesine sarılıyorlar ki, umudun boş olduğunu gördüklerinde yaşını başını almış ve bakmaktan yükümlü oldukları insanların arasında buluveriyorlar kendilerini. Bizim en büyük gücümüz; imkansızlığa hayal süsü verip sizin onu görmenizi sağlamamızdan geliyor.

Geldik üçüncü maddeye DÜŞÜNDÜRME: Dediğim aşağıda buradakilerden daha zeki daha parlak insanlar vardır mutlaka. Sana şimdi anlattıklarımı düşünmemelerini sağlamalıyız ki yerimizi koruyabilelim. Eğer hitabet yeteneği olan birkaç zeki insan duruma uyanır ve kitleleri harekete geçirmeyi becerirse şu an yaşadığımız şartları sürdüremeyiz. Belki hemen yerimizi kaybetmeyiz ama bir kez taviz vermeye başladık mı sahip olduklarımıza erişene kadar sürekli isterler. Senin sorunun cevabı işte tam olarak burada yatıyor. Gerekli olsun ya da olmasın herkes bir işle meşgul olmak zorunda. Aşağıdaki en parlak insanlar yazıcı oluyor çünkü yükselme ihtimalini arzuluyorlar. En zekileri bir ekranın başına oturtup orada günde on saatlerini harcattığında bu parlak beyinlerin düşünmeye pek zamanı kalmıyor. O yüzden her gün masanın başına oturup saatlerce ekrandakileri kağıtlara yazıyordun. Yazmana ihtiyacımız olduğu için değil, düşünmemene ihtiyacımız olduğu için. Buna rağmen hâla düşünecek vaktiniz olduğunda ise 42’nci katta eğlenmeye gidiyorsunuz. Oradaki kısa görüntüleri izlemek, ardı ardına geçen ufak olayları takip etmeye çalışmak düşünmenize engel oluyor. Anlıyorsun değil mi sistem öylesine güzel kurulmuş ki arada sefilin biri çıkıp aşağıdakilere bunun yanlış olduğunu söylese, aşağıdakiler bizden daha fazla sahip çıkarlar. Çünkü onların hiç yaşamadıkları zenginliklere ulaşma ihtimalleri sistemin tam ortasındaki gizli patikadan geçiyor. Bir gün o patikayı bulma umuduyla sisteme baş kaldıran herkesi bizden önce aşağıdakiler engeller.”

Yöneticisi kelimesi kelimesine böyle söylemişti Tusorempeh’e. Geçirdiği 73 yılın ilk zamanlarında mantıklı gelmişti bunlar. Fakat yıllar geçtikçe ve tüm azmine rağmen aşağıdan geldiği her fırsatta kendisine hissettirilip bu yüzden ötekileştirildikçe bağlı olduğu prensipleri sorgular olmuştu. Yönetimdekilerin şatafatını koruyup aşağıdakileri sömüren bu sistemden duyduğu rahatsızlık her geçen gün daha da artmıştı. Öyle bir an gelmişti ki aşağıdaki insanları, onu bağrına basan, aralarından biri olduğu, bir zamanlar küçümsediği insanları özler duruma gelmişti. Yıllar böyle geçerken ölüm ufukta gözükmeye başladığında alttakiler için bir şeyler yapma isteği yüreğini sıkıştırmaya başlamıştı. Aşağıda uzanan uçsuz bucaksız ağaçlardan gözünü ayırıp masasına geçti. Bir süredir yapması gerekeni biliyordu. Ne kadar yazıcı yukarıya gelmeye hak kazanırsa buradaki azınlık durumları o kadar değişecek hatta zamanla asıl yöneticiler azınlık haline gelecekti. Gökdelendeki kurallar basitti. Her kâğıt bir basamaktı ve yeterince kâğıdı dolduran yönetime çıkmaya hak kazanacaktı. İnsanların daha çok kâğıt doldurmalarını sağlayacak yöntemi biliyordu. Yazıcı makinasını çalıp aşağıya götürecekti.

orucu bir günün ardından 42’nci katta ekrandaki doğa videolarını izleyerek rahatlıyordu Igtar ve eşi. Bu ekranın önünde yaklaşık yüz kişi kadarlardı. Birbiri ardına geçen kâh yağmurlu, kâh güneşli, kâh kar yağışlı ormanların olduğu görseller birkaç saniye ekranda kalıyor ve yerine yenisi geliyordu. Arkada kuş cıvıltıları ile değişen bu görseller ona ve eşine huzur veriyordu. Eşinin elini tutmuş manzaraları izlerken keyfini kaçıracak olan birinin ekrana doğru yürüdüğünü gördü. Bu gelen yazıcı Tolnap’ dı. Eski yazıcı demek daha doğru olacaktı. Uzun yıllar yazıcılık yapmış ve daha sonra birden ortadan kayboluvermişti. Bir gün aniden geri döndüğünde ise son beş yılını dışarda geçirdiğini anlamışlardı. Saçı sakalı karışmış perişan bir halde yeniden belirdiğinde her kes acımıştı bu haline. Kaybolduğunu ve kim bilir ne zorluklar çektiğini düşünmüşlerdi.

Sonrasında kafayı yediği anlaşılmıştı. Söylediğine göre kendi isteğiyle dışarı çıkmıştı ve gerçekten yaşadığını hissetmişti. Şimdi buradaki insanları dışarıya gitmeye ikna etmeye çalışıyordu. “Bu kadar güzeldi madem sen neden döndün?” diye soranlara “Sizi kurtarmak için” derdi hep. Gene nutuklarından birini çekmek için ekranın önüne gelip durdu. Çekilmesini söyleyip uğultular çıkaran inanlara bakarak:

– “Ya pencereden baktığınızda bu ekrana sığmayacak bir manzara varken nasıl bu küçücük şeyi izleyip keyif alıyorsunuz?”

– “İyi de bu sürekli değişiyor. Pencereden bakınca hep aynı” diye bağırdı biri.

– “Hayır değil sadece dışarı çıkıp o ağaçların içine girecek cesaretiniz olsun. Göreceksiniz ki her gün sayısız olasılıklarla dolu harika bir gün. Sizi bekleyen şeylerin belirsizliği yaşamayı hissetmenin heyecanı… Hiçbirini bu ekranlardan alamazsınız. Burada sadece bakmaktan ne anlıyor olabilirisiniz ki?”

– “Ya sana ne. Biz keyif alıyoruz. Sen defol git dışarı sana engel olan mı var?”

– “Hem dışarı çıksak ekranda görmüyor muyuz karı var yağmuru var bir ton derdi var. Burada ne üşüyoruz ne ıslanıyoruz ama izleyip keyfini çıkarıyoruz.”

– “Hem dışarı çıksak ekranda görmüyor muyuz karı var yağmuru var bir ton derdi var. Burada ne üşüyoruz ne ıslanıyoruz ama izleyip keyfini çıkarıyoruz.”

Igtar karısının elinden tutup çekiştirerek ekranlardan uzaklaştırdı. “Bizi hiçbir şey izletmez bu gel gidelim. Konuşmaya başladı mı susmuyor geri zekalı. Sana ne abi biz böyle mutluyuz sen git demi çok istiyorsan?” Ve söylenerek merdivenlere yöneldi. Merdivenlerden aşağıya 41’inci kata indiklerinde asansörün o tarafta bir kalabalık gördü. Normalde olmaması gereken bir kalabalık ve birileri bağırıyordu. Eşiyle sesin geldiği tarafa doğru yöneldi.

“… bize de öğret biz nasıl çıkarız. Bizi yukarı kabul etmeleri için nasıl hareket etmeliyiz? Sen söylendiği gibi bir ayda nasıl çıktın?” Igtar birine yaklaşıp ne olduğunu sordu.

– “Şuradaki adam Tusorempeh olduğunu iddia ediyor. Asansörle yukardan geldi. Çok olmadı biz de anlamaya çalışıyoruz” dedi. Tusorempeh ismini duyan Igtar’ın kalbi duracaktı. Bir süre donup kaldı. Olmayı istediği adam gerçekten gelmiş miydi? Neden gelmişti? Kendisi için mi acaba. Çok yoğun çalışmasının ödülünü Tusorempeh tarafından yukarı çağrılarak mı alacaktı? Karısının elini bıraktığını ve onun kendisine seslendiği fark edemeyecek kadar hipnotize olmuştu. İnsanları ite kalka ilerleyip asansörün öne kadar gelmeyi başardı. Asansörün kapısı açıktı ve içinde son derece yaşlı bir adam sesini kalabalığa duyurmaya çalışıyor kendisine gelen soruları savuşturup bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. Fakat heycanlı güruh öylesine fazla soru soruyor öylesine fazla yorum yapıyordu ki adamcağızın sesi kendi kulaklarına bile ulaşmıyordu muhtemelen. Igtar öne çıkıp gür sesiyle avazı çıktığı “Susuuuuunnnnn” diye bağırdı. Bu beklenmedik çıkış bir anda uğultuları bıçak gibi kesti. Bir adam öne çıkıp rehber olarak benimsediği insana baktı. “Siz gerçekten Tusorempeh’ misiniz?”

– “Evet delikanlı” dedi adam. “Teşekkür ederim. Şimdi lütfen herkes beni dinlesin. Başta da söylediğim gibi ben Tusorempeh. 73 yıldır yukarıda yaşıyorum. Buraya sizleri kurtarmaya elimden geldiği kadar fazla sayıda kişiyi de yukarı çıkarmaya geldim.” Bu sözü büyük bir heyecan ve alkış tufanı izledi. Bir an öylece asansörle yukarı çıkacaklarını sanmışlardı. İhtiyar tekrar elini kaldırıp sessiz olmalarını istedi.

– “Sizlere anlatmam gereken, açıklamam gereken, göstermem gereken şeyler var. En önemlisi de anlamanız gereken şeyler var. Şimdi lütfen şu arkamdaki kutuyu aşağıdaki yazıcı bürosunu taşıyın ve orada size anlatacaklarımı dinleyin. Bu sırada mümkün olduğunca fazla yazıcıya haber verin. Anlatacaklarımı olabildiğince fazla insanın duyması gerekli.” Tusorempeh yavaş adımlarla merdivenlere doğru yürümeye başladı. Geçtiği yerde insanlar yolunu açıyor bir tanrıya bakıyormuşçasına huşu içinde onu izliyorlardı. Igtar, tanımadığı biriyle beraber asansördeki kutuyu yüklenip yaşlı adamın arkasından yürümeye başladı. Giderlerken “Dediğini duymadınız hadi herkese haber verin” diye bağırdı. Bu arada gözünü sırtını izlediği çökmüş adamdan ayıramıyor onlara ne gibi şeyler söyleyeceğini hayal etmeye çalışıyordu. Öylesinde dalmıştı ki ona seslenen eşini bir kez daha duyamadı.

Bir yazıcı masası etrafına toplanılmış, masanın üzerine kutudan çıkan cihaz yerleştirilmişti. Tusorempeh güç kablosunu taktıktan sonra cihazdan bir kabloyu metinlerin belirdiği ekrana takmıştı. Cihazın üzerindeki bir düğmeye bastığında makine tuhaf sesler ve gürültüler çıkarmış ve sonra sessizce beklemeye başlamıştı. Tıpkı çevresindeki yüzlerce insan gibi o da Tusorempeh’ i bekliyordu. Haber binada hızla yayılmış duyanlar bir yöneticinin aşağı inmesinden kaynaklanan şoku atlattıktan sonra ne diyeceğini duymak için 40’ıncı kata akın etmişlerdi. Masaların sandalyelerin üstü yöneticiyi görmeye çalışan insanlarla doluydu. Öylesine bir dikkat ve sessizlik hakimdi ki derin bir nefes bile yüksek bir gürültüymüşçesine kulakları tırmalıyordu. Tusorempeh kalabalığa bakıp konuşmaya başladı:

– “Size anlatacaklarım inanmakta zorluk çekeceğiniz hatta inanmak istemeyeceğiniz gerçekler. Sizlere bugüne kadar aldatıldığınızı anlatmaya geldim. Sizlere bugüne kadar kandırıldığınızı anlatmaya geldim. Size bugüne kadar kullanıldığınızı anlatmaya geldim. Ben Tusorempeh, bir ayda yönetici olmaya hak kazanan yazıcıyım. Ve sizlere bunu çok daha kısa sürede yapmanın bir yoluyla geldim. Bu cihazın ismi ‘yazıcı’ evet bu cihaz da sizler gibi yazma işini yapıyor. Sizden çok daha hızlı şekilde yapıyor üstelik bunu. Size göstereyim.”

Yazıcının üzerindeki bir düğmeye bastı. Yazıcı karnındaki boşluktan kâğıdı içine çekip arkasından ekrandakileri üzerine yazmış olarak çıkardı. En önden en arkaya doğru dalgalar halinde iletilen bu mucize büyük bir şok etkisi yarattı. Herkes bunun ne anlama geldiğini, nasıl olduğunu ve daha önemlisi bu cihaz varken kendilerine neden gerek olacağını düşünmeye başladı.

Yaptığı hareketin sindirilmesi için bir süre bekleyen Tusorempeh fısıldamalar başlayınca tekrar konuştu:

– “Bu cihaz ekrandaki yazıları saniyeler içinde yazabiliyor. Bu cihazı kullanırsak her yıl bir kişi yönetici katına çıkabilir. Bu sayede yöne…”

– “Peki ilk kim çıkacak?”

– “Efendim?”

– “Cihazı ilk kim kullanacak?”

– “Şimdiye kadar yazılan kâğıt sayısına ve yazıcının yaşına göre başlayabiliriz. Önemli olan bir an önce başlamamız çünkü kendiniz çabalayarak yönetici olmanız neredeyse imkânsız.”

– “Sen nasıl oldun o zaman?” dedi Igtar.

– “Bunun şu an için bir önemi yok. Ben yukarda 73 yıl geçirdim. İmkânsız diyorsam öyle olduğuna inanın. Böyle bir cihazları olmalarına rağmen size burada saatlerce yazı yazdırıyorlar. Çünkü biliyorlar ki onlardan sayıca daha kalabalıksınız. Daha güçlüsünüz ve iyi yaşamayı çok daha fazla hak ediyorsunuz. Bunları bildiklerden ve sizden korktuklarından hızlıca yapılabilecek işleri sizlere yaptırarak, burada ömrünüzü harcatıyorlar. Amaçları rahatlarının bozulmaması, amaçları sizi yönetip düzeni sağlamak değil, sizi sömürüp keyif içinde yaşamak. Sizin bunları düşünmenizden ödleri …”

Araya giren metalik bir ses birden tüm binayı kaplamıştı.

“Tüm bina sakinlerinin dikkatine. Akli sorunları olan, açgözlülüğü, hırsı ve yalanları ile bilinen eski yönetici Tusorempeh’in kendine ait olmayan bir cihazı çalarak aşağıya götürdüğü tespit edilmiştir. Bahsi geçen şahıs buraya yükselmek adına üreticilere rüşvet vererek tüm kağıtlara kendi seri numarasını damgalatmış bu sayede yönetici olmaya hak kazanmıştır. Yaptığı bu haksızlığı tespit etmemiz üzerine yasaklanan cihazı çalarak sizlere sığınmıştır. Huzurlu yaşantınızı sürdürebilmek için Tusorempeh’i ve beraberinde getirdiği cihazı asansörle yukarı göndermenizi bekliyoruz. Bu yapılana kadar hiç kimseye ücretleri ödenmeyecek ve kimseye yönetici olma hakkı tanınmayacaktır.”

Kulakları tırmalayan bir biiiip sesinden sonra anons sona ermişti. Korku ve panik sessizliğin içinde usulca yayılmaya başladı. Fısıltılar yükselmeye gözler Tusorempeh’e dönmeye başladı. Arkalardan biri “Gerçekten böyle mi yükseldin. İnsanların arkadaşlarının emeklerini çalarak mı?”

– “Evet ama buna pişman olduğum için bugün buradayım. Dinleyin beni sizden korktukları için…”

– “Yalancıııı. Seni nenden dinleyelim. Verelim bunu yönetime hak ettiğini bulsun. Cihazını da götürsün yanında…”

-“Dinleyin beniiii. Bakın cihaz tek tuşla sizin yaptığınızı yapıyor. Sadece saniyeler içinde bir kâğıdı yazı ile dolduruyor ama bunu sizden neden gizlediler sizce.” Dedi ve yazıcıyı tekrar çalıştırmak için düğmesine dokundu. Cihazın tekrar çalışmasının dikkatleri üzerine çekeceğini düşündü. Nitekim öyle de oldu. Sadece istediği şekilde değil. Cihazın tekrar çalıştığını gören Igtar hayallerinin bu cihazla yok olacağı korkusuna kapıldı. Bu cihaz onun en büyük düşmanı yöneticilikle arasındaki en büyük engeldi. Kâğıt diğer tarafından çıkarsa asla yukarıya ulaşamayacağını biliyordu bir şekilde. Bunu göze alamazdı. Sandalyenin üzerinde duran bir adamı itip düşürdü. Sandalyeyi eline alıp var gücüyle havaya kaldırdı. Onun ne yaptığını gören Tusorempeh engellemek için ileri atıldığında hayatının son hatasını yaptığını fark etmemişti henüz. Sandalye Tusorempeh kafasına indi. Yere yığılan adamı fark etmeyecek kadar gözü dönmüş Igtar hâlâ çalışan cihaza daha da öfkelenerek tekrar ve tekrar vurmaya başladı. Bu cinnet anını herkes sanki ağır çekimle izliyordu…

Kimsenin nefes almaya cesaret edemediği o anda masanın üzerinde dumanlar çıkaran bir cihaz ve yerde yatmakta olan ölü bir adam vardı. İnsanlar sanki gizlenmeleri gerekiyormuşçasına, bu anlara şahitlik etmek lanetliymişçesine yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Salondaki insan sayısı giderek azalırken burnundan soluyan Igtar eserini başında bakıyor ve doğru olanı yaptığını hissediyordu. Nefesini ve düşüncelerini topladıktan sonra söylediği ilk şey: “Şunları asansöre taşımama yardım edin” oldu…

Dün gece yaşadıkları büyük karmaşayı çözmenin keyfi ile deliksiz bir uyku çeken CEO yatağından yavaşça doğruldu. Uzun uzun esnedikten sonra banyoya gitmek için ayağa kalktığında gözüne duvardaki ekran ilişti. ÖLDÜRME %86, SÖNDÜRME %95, DÜŞÜNDÜRME %78…

Hacı Ahmet BOYRAZ



Bir Cevap Yazın

HAB sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin