Zamanın evvelinde, Bereketli Hilal’in Basra Körfezi’ne bakan ucunda yedi büyük şehir devleti varmış. Her devlet, yüce birer kral tarafından yönetiliyormuş. Yalnız biri, diğerlerine nazaran hor görülüyor ve aşağılanıyormuş. Bu adam, Kiş Kralı’nı deviren ve göçebe bir ırktan gelen Sargon’dan başkası değilmiş. Bulunduğu makama layık görülmeyen bir kralmış.
Yedi şehir, birbirinin üzerine entrikalar kurarken, bir gece semada devasa bir ışık topunun yeryüzüne doğru hareket ettiği görülmüş. Her bir şehir, ordusunu alıp tanrıların gönderdiği bu ışıklı nesneye sahip olmak için harekete geçmiş. Ordular, nesnenin etrafında yerleşip savaşa hazırlanırken, düşen nesne tuhaf sesler ve dumanlar çıkarmaya başlamış. İçinden tuhaf görünümlü devler belirmiş. Bunların tanrılar olduğunu sanan herkes yerlere kapanıp gözlerini açmaya bile korkar hale gelmiş. Tanrılar, önce kendi aralarında anlaşılmaz bir dilde konuşmuş, sonra kullarına dönmüşler. Onlardan bir yeri kazmalarını ve buradan çıkardıkları tuhaf siyah taşları kendilerine getirmelerini istemişler. Ayrıca altın hediyeleri de kabul etmişler.
Tanrılar, kendilerine getirilen taşları tanrısal bir şekilde ısıtıp eriterek tuhaf şekiller oluşturmuşlar. Bunları indikleri ışıklı nesneye takıp tekrar kullarına dönmüşler. Kendilerine yardımlarından dolayı her bir şehrin liderine hediye vermek istediklerini söylemişler. Tanrıların armağanına mazhar olmak şerefiyle ezilen liderler, verilen bu hediyeye anlam veremese de kabul etmişler. Hediye, küçük bir kutuya benziyormuş ve tanrının söylediğine göre, üstündeki yumruya basıp konuşursan sesin diğer tüm kutulardan duyulurmuş. Bir de kutuların her gün güneşe bakması gerekiyormuş. Hediyeleri verip yapılması gerekenleri anlatmayı bitirince, tanrılar geldikleri ışıklı top ile tekrar göklerdeki evlerine dönmüşler.
Şaşkınlık ve huşu içinde gidişlerini izleyen kulları, verdikleri hediyeyi denemeyi ancak gökyüzünde kaybolduklarında akıl etmiş. Sargon, yumruya basıp “Beni duyuyor musunuz?” demiş. Diğer altı kral, ellerindeki cihazdan Sargon’un sesini duyunca irkilip kendilerine gelmiş ve bir anda ellerindeki sihirli kutuya dikkatlerini vermişler. Her biri yumruya basıp konuşmaya başlamış.
Aradan birkaç yıl geçmiş. Her bir kral, kendisine verilen hediyeyi tanrıların tapınaklarında baş köşeye yerleştirmiş. Tapınma günlerinde düğmelere basıp hep birlikte dualar ediyor, onun haricinde bu kutsal hediyelere dokunulmuyormuş. Bir gün, tapınaktaki keşişler cihazdan gelen sesle irkilmişler. Ses şöyle demiş: “Yüce Kral Sargon öldü. Ben, oğlu ve varisi Rimus. Babamın cenazesi için tüm kralları şehrimizde ağırlamak bizlere onur verecektir. Ayrıca, babamın vasiyeti üzerine tanrıların hediyesi olan konuşan kutu, babamla birlikte gömülecektir. Tanrıların hediyesine ve babama saygılarını sunmak isteyenler için ay hilal olduğu günün şafağında her birinizi Kiş’e davet ediyoruz.”
Diğer kralların Sargon’a saygı sunmak pek ilgilerini çekmiyormuş, fakat her biri tanrıların hediyesinin gerçekten gömülüp gömülmeyeceğini gözleriyle görmeye ihtiyaç duyuyormuş. Gerçekten gömülürse, bunun tanrılara yapılmış bir hakaret olacağı kanaatindelermiş. Eğer gömerlerse, ordularıyla şehri yakıp mezarı yağmalayıp konuşan kutuyu hak ettiği yere, yani bir tapınağa koymak her krala adeta bir zorunluluk gibi geliyormuş.
Altı kral, belirtilen vakitte Sargon’un cenazesinde hazır bulunmuş. Ve dedikleri gibi, büyük bir saygıyla konuşan kutuyu kralın elleri arasına yerleştirip ikisini beraber gömmüşler. Bu görüntü karşısında çılgına dönen krallar, şehirlerine dönüp savaş planları yapmaya başlamış.
Krallar planlar yapıp askerlerini toplarken, bir gün konuşan kutudan hiç beklenmedik bir ses duyulmuş. Önce kulakları sağır eden bir çınlama, ardından büyük bir gürültü ve derinlerden gelen ürkütücü bir ses: “Ben, göklerdeki evinde oturup yaptıklarınızı izleyen Tanrı Anu. Ben ki tanrıların tanrısıyım. İyiliği yücelten, kötülüğe karşı savaşmak için askerlerim olan yıldızları gökyüzüne yerleştirenim. Sizlerin benim adıma yaptıklarınıza karşı artık merhamet göstermeyeceğim. Bana ait olan bana döndüğü için nice insanları ölümüne sürüklemeye hazırlık yapan sizler, cezalarınızı çekeceksiniz. Fakat aranızda biri var ki, halkına yaptığı zulümle, tanrılara karşı yaptığı saygısızlıklarla ve kalbini dolduran hırs ve inançsızlıkla helak olmayı ilk o tadacak. Şehri ateşler içinde kalacak…”
Tüm krallara harfi harfine iletilen mesaj, nasıl olduysa halkın arasında da hızla yayılmış. Korkuya kapılan halk, dualar edip tanrılara adaklar adıyormuş. Derken bir gece ansızın Uruk şehri ateşler içinde kalmış. Tanrılar dediklerini yapmış ve şehri ateşe vermişler. Yangını birkaç adamın çıkardığını gözleriyle gördüğünü iddia eden kâfirlere inanılmamış ve tanrıların cezasını üzerine çeken krala karşı isyan baş göstermiş. Sanki bunu bekliyormuşçasına bir anda ortaya çıkan Rimus ve ordusu, Uruk şehrine kolayca diz çöktürüp kontrolü altına almış.
Diğer krallar, tanrının korkusu ve Rimus’a olan öfkenin arasında debelenirken, Anu tekrar sesini duyurmuş: “Emirlerime karşı gelenleri ateşle arındıran ben, sizin soyunuzdan olmayana karşı saygıyı emrediyorum. Baba’nın bana getirdiği hediye sayesinde sizler sesimi duymakla şereflendirildiniz. Oğul ise, zulüm gören halka adalet getirmek için canını tehlikeye attı. Eğer himayesine aldığı halka adil davranmazsa, sonu ateşlerden çok daha beter olacaktır.” Büyük bir çınlama ve gürültü kaplamış ortalığı bir süre, sonra Anu tekrar konuşmuş: “Sizin zavallı kalplerinizi görmediğimi mi sanırsınız? İçinizden geçenler, siz daha düşünmeden ben bilmiyorum mu sanıyorsunuz? Benim onay verdiğim şeye başkaldırmayı düşünme cüretini nasıl kendinizde görürsünüz? Ne cüretle benim takdir ettiğim Oğul’a saldırmayı kafanızda kurarsınız? Cezanız ateşlerden çok daha vahim olacak ve sen -aralarında isyanı en çok arzulayan-, senin şehrin de nihayetinde Oğul’a kalacak.”
Her bir kralı delicesine bir korku kaplamış. Çünkü hiçbiri Rimus’un şehri almasını ve Anu’nun bunu onaylamasını kendine yedirememiş. Bu yüzden korkuya karışık bir meydan okumayla beklemeye başlamışlar. Lagash şehrinin kralının ve ailesinin fazla beklemesine gerek kalmamış. Kral, kralın eşleri ve çocukları, ağızlarından ve burunlarından kanlar gelerek çığlıklar içinde can vermişler. Yüce Tanrı Anu, yine söylediğini yerine getirmiş. O sırada yerde, kralın büyük oğlunun elinden dökülen kadehi yalayan kedinin de kıvranarak ölmesi kimseyi şüphelendirmemiş.
Doğru zamanda şehrin surları önünde beliren Rimus ve ordusu, gördükleri küçük bir direnişin ardından Lagash’a hâkim olmuş. Müjdelenen komutana karşı koymaya ne halk ne de askerlerin çoğu cesaret edebilmiş.
Nippur, Ur, Umma ve Adap kralları, helak olmayı bekleyip çöllerden gelen bir efendinin emri altına girmeyi gururlarına yediremedikleri için, Anu’nun yanıldığını ve doğru kralın aralarından biri olduğu konusunda anlaşmışlar. Ve ordularını birleştirip Rimus’un sarayının olduğu Kiş şehrine doğru yola çıkmışlar. Bunun haberini alan Rimus, şehrinin duvarlarının dışında bir tepenin eteklerinde rakiplerini karşılamak için sarayından ayrılmış. Gerekli emirlerini aldıktan sonra kendisine denilenleri harfiyen yerine getirmiş ve düşman ordularını beklemeye başlamış. Nihayet ordular karşı karşıya gelmiş. Rimus’un ordusu sayıca azınlıktaymış ve kaybetmesi muhtemel taraf olarak gözüküyormuş. Fakat tam ordular kıpırdanmaya başladığı anda Tanrı Anu’nun sesi duyulmaya başlamış: “Ne cüretle benim emirlerime karşı gelirsiniz? Sizler azabımdan korkmaz mısınız ki söylediklerimi yapmayıp kutsadıklarıma savaş açarsınız? Size yenilgilerin en ağırını yaşatması için yanıma kabul ettiğim Sargon’u, sizi yok etmek için gönderiyorum. O, siz inanmayanları yok edip bana inananların olduğu büyük bir topluluğa hükmedecek. Ve siz inançsızlar, en acı şekilde cezalandırılacaksınız.”
Ses kesildiği anda iki ordunun arasında geniş bir ateş çemberi belirivermiş. Hızla harlanan alevler cansızlaştığında, ortasında savaş zırhları kuşanmış Sargon dimdik ayakta durmaktaymış. Az önce içinden çıktığı çukurun önünü heybetiyle kapattığından, düşmanları orayı göremiyormuş. Elindeki kılıcı havaya kaldırdığında ise, tepeden alevli taşlar düşman ordusunun üzerine akmaya başlamış. Anu’nun gazabından korkan askerler çığlık çığlığa kaçışırken, Sargon’un emriyle Rimus’un ordusu düşmanları kılıçtan geçirmiş.
Böylece tarihin ilk imparatoru Büyük Sargon, Anu’dan aldığı güçle yüzlerce yıl sürecek Akad İmparatorluğu’nu tarih sahnesine çıkarmış…
Hacı Ahmet BOYRAZ

Bir Cevap Yazın