Umut Kuyusu Hikayesi Bölüm 6
Kerey Erleg’den çıktığı günden beridir huzursuzluğu peşinden gittiği her diyara taşımış. Karanlığını, planları aracılığıyla bastığı her karış toprağa işlemiş. Kaos ve korku adım adım onu takip etmiş. Diyara çöken gölge gün geçtikçe büyüyormuş.
Tüm bunların sebebi olan Umut Kuyusu ise üç yıllık yok oluşun ardından Ülgen Diyarında bir kez daha ortaya çıkmış. Antlaşmadan beridir yedi diyarda birer yıl ortaya çıkar daha sonra üç yıl yok oluverirmiş. On yılın sonunda bu döngü tekrar başlarmış. İlk hangi diyarda gözükecek, diyarın neresinde çıkacak bunu Ayazma dışında kimseler bilmezmiş.
Antlaşmadan bu yana nice yıllar, nice insanlar, nice hükümdarlar gelip geçmiş. Değişmeyen tek şey ise insanların Umut Kuyusuna olan açlığıymış. Diyarın neresinde çıkarsa çıksın, yeri kulaktan kulağa yayılıverir, insanlar akın akın bedelini verebileceklerini düşündükleri şeyleri istemeye gelirlermiş. Genelde gençler olurmuş ziyaret edenler. Elindekinin farkında olmadan, hayalindekinin ne olduğunu kestiremeden, ne için ne verdiğini hesaplayamadan yaşlarının getirdiği ateşle isteklerde bulunur bedeller öderlermiş. Kimi elindeki tüm malları verirmiş diyet olarak, kimi sağlığından vazgeçermiş, kimi ömründeki yıllardan…
Kuyu Ülgen diyarında hükümdarın sarayına atla yarım günlük mesafede çıkmış ortaya. Şehre yakın olduğundan yeri hızlıca bulunup tüm diyara duyurulmuş. Başkentin yerli halkı, çevre illerden, köylerden, kasabalardan insanlar, diğer diyarlarda yaşayan lakin beklemeye tahammülü olmayan delikanlılar akın akın geliyormuş Ayazma’nın yanına. Fakat biri varmış ki her gün, gün ağarırken Kuyu’nun yanına gidiyor, akşama kadar dilek dileyenleri seyrediyor hava kararırken geri dönüyormuş. Bu adam Ülgen Hükümdarının büyük oğlu Burça Han’mış.
Burça Han otuzlu yaşlarında, ağır başlı, son derece akıllı ve yetenekli biriymiş. Savaşa, siyasete, idare işlerine dair okumalar yapar, babasından sonra Ülgen Diyarına layık olmak için var gücüyle çabalarmış. Edebiyatı sever, halk hikayelerini derleyip yazıya geçirmekten pek hazzedermiş. Tüm bu çalışmaları otuzlu yaşlarına kadar artarak sürmüş. Ama otuzlu yaşlarını geçtikten sonra aklını en çok kurcalayan konu Umut Kuyusu olmuş. Antlaşmadan başlayarak bu güne kadar Umut Kuyusundan dilenen büyük dileklerden tutun, ineğinin buzağılamasını dileyen çiftçiye kadar herkesin ne dilediğini ve karşılığında ne verdiğini öğrenmek en büyük takıntısı haline gelmiş. Niyeti Ayazma’nın kafasının nasıl çalıştığını anlamak, bunun yanında diyarındaki insanların en çok neye ihtiyaçları var, en çok ne dileyip ne veriyorlar öğrenmekmiş.
Gezmiş, araştırmış, Ülgen’ deki köyleri, kasabaları dolaşmış. Kuyudan dilek dileyenlerle konuşmak için at üstünde yıllar geçirmiş. İnsanlarla konuştukça karamsarlaşmış, karamsarlığa düştükçe onu çekip çıkaracak birilerini bulma umuduyla daha çok yol kat etmiş. Ne aradığını bulabilmiş, ne de kalbine çökecek hüznü dağıtacak bir ışık görmüş. Nihayet saraya döndüğünde kafasındaki tek şey Umut Kuyusu’ nun diyarına ve insanlarına verdiği zararmış.
Kuyu sarayın dibinde belirince, olanları kendi gözleri ile görmek isteyen Burça her gün kuyuyu seyreder olmuş. Gelenleri dinliyor, dertlerine kulak veriyor, kuyunun ne karşılık istediğini soruyormuş. Başlarda insanları kuyudan vazgeçirmek için de çaba harcamış fakat her uğraşı beyhude sonuçlanmış. Hayalleri bu kadar ulaşılabilirken kimse hayalleriyle arasına birinin girmesine izin vermezmiş. Girmeye çalışan Veliaht Hükümdar olsa bile.
Burça gelmek istemese de ayakları onu sürüklüyor, bu zavallı umut dilencilerini izlemekten kendini alıkoyamıyormuş. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Diyarın sıradaki hükümdarının her gün Kuyu’nun başına gelmesi saraydakilerin de dikkatini çeker olmuş. Sebebini soranlar cevap alamıyor, merak içinde tahminlere sığınıyorlarmış. Bazıları bir dertten mustarip olduğunun ve Kuyu’dan dilek dilemeye çekindiğinin fısıltılarını yaymış saraya. Kimisi aşk demiş bu derde kimisi iktidar hırsı. Doğrunun ne olduğunu merak edenlerden birisi olan Hükümdar da gerçeği öğrenmek için baş vezirini takmış oğlunun peşine. Her adımında yanında ol. Derdi, sıkıntısı neyse öğren ve halletmek için elinden geleni yap demiş.
O günden sonra Burça nereye giderse vezir ardından yürür olmuş. Beraber kuyuya gidiyor akşam beraber dönüyorlarmış. Vezir Burça’nın insanlarla konuşmalarını izliyor, yanında sessizce bekliyor, varlığını hissettirmiyormuş. Bilge Vezir akıllıca davranmaktaymış. Derdi olanı daha da sıkmak yalnızca uzaklaşmasına sebep olurmuş. Fakat sessizce her an yanında durmak doğru zaman geldiğinde derdin paylaşılmasına olanak sağlarmış. Vezir beklemiş, beklemiş, beklemiş…
Gene birlikte kuyunun yakınlarında oturdukları sırada Burça Vezir’e dönüp “Sen hiç dilek diledin mi?” diye sormuş. Vezir “Hayır efendim. Çocukluğumdan beridir isteyip de ulaşamadığım pek az şey oldu. Ayazma’nın yardımına hiç ihtiyacım olmadı.”
“Ayazma’nın yardımı” diye tekrar etmiş Burça. “Gerçekten insanlara yardım mı ediyor Ayazma?”
“Ediyor efendim. Hastaları iyileştiriyor, dertlere deva oluyor.”
“Peki insanlar sence bunu anlıyor mu? Kıymetini biliyor mu?”
“Sorunuzu anlayamadım efendim” demiş Vezir.
“Ne zamandır peşimdensin. Derdimi öğrenmek niyetindesin. Derdim şu ki insan uğraşmadığı şeyin kıymetini bilebilir mi? Asla anlayamayacağı yüce bir gücün yaptığı iyiliği anlamlandırabilir mi? Ya da soruyu tersten sormak gerekirse yüce güç yani Ayazma insanlara iyilik yaparken kötülük yaptığını anlayabilir mi?”
“Nasıl kötülük efendim? Sizi anlayamıyorum. Eğer kafanızdakiler açıklarsanız yardımcı olmak için her şeyi yaparım.”
“Senin yardımcı olabileceğin bir şey değil Vezir. Benim derdim Ayazma. Tek çarem ise yine Ayazma. O yüzden böylesine kara kara düşünmekteyim.”
“Ayazma ile derdiniz nedir efendim?”
“Ayazma bir insan değil ve kuyusunun insanlara ne yaptığını kavrayamıyor. Veyahut kavradığı halde umursamıyor. Tercihlerinin getirdikleri ile yüzleşmelerine izin veriyor. Ama ben buna izin veremem. Onlar benim halkım benim insanlarım. Baksana şuraya, şu insanlara bak. Gelenlerin büyük kısmı daha yirmisine gelmemiş delikanlılar. Peki ne uğruna geliyorlar. Şan şöhret uğruna, aşk uğruna, güç uğruna. Peki ne veriyorlar karşılığında? Kendilerine neler getireceğini bilmedikleri yıllarını veriyorlar. O kadar insanla konuştum. Kuyudan dilek dileyen insanlar. Bir çoğu ellisini göremeden ölüyor. Çünkü onlar mutlu ve kısa bir ömür için, istediklerini elde ettikleri kısacık bir hayat için, yaşanmamış yıllarından vazgeçiyorlar. Diyeceksin ki kendi yılları. Evet karşılığını almış olsalar kendi yılları, haklısın. Peki ödedikleri bedel karşısında umduklarını bulabiliyorlar mı? Emek verilmeden elde edilen gücün, peşinden koşmadan kazanılan aşkın, ter akıtılmadan gelen paranın kıymeti bilinebilir mi? Hemen hemen hepsi sadece hayatını mahvediyor. Para dileyenler onunla ne yapacağını bilmeden tüm varlığını kaybediyor, güç veya şöhret dileyenler nerde güçlü nerde güçsüz olduklarını hesaplayamadıkları iktidar oyunlarında yok oluyorlar, aşk dilenenler ise bir kaç mutlu ayın sonunda mutsuzluğa mahkum oluyor. Soruyorum şimdi sana bunca insan, bunca genç ne almak için ne verdi? Umut çok kıymetli bir şeydir. Umut insanı hayatta tutar. Geleceğe bakmasına hayal kurmasına olanak sağlar. Ve umudun yolları emekle döşenirse vuslat makbuldür. Daha doğru düzgün düşünemezken sana çok uzakta gözüken yıllarından vazgeçip umuduna kavuştuğunda bunun kıymetini nasıl bilebilirsin?”
Vezir şaşkınlık içinde Burça’ ya bakmaktaymış.
“Bunları uydurmuyorum kıymetli Vezirim. Onca köy gezdim. Yüzlerce insanla konuştum. Umudun gelecekte parlayan bir ışık olması gerekirken, umut kuyusu sayesinde gerisinde enkazlar bırakan bir olguya dönüşüyor. Evet bin de bir hasta biri şifa buluyor. Peki ne pahasına. Sevdiğinin, anasının, babasının canı uğruna. Sence geride kalan gidenin fedakarlığından mutlu mudur böylesi durumda? Kızın senin için hayatını Ayazma’ ya verse böylesi bir yükle yaşayabilir misin? Gördüğün gibi hep hüsran hep hüsran. Umudun değil yıkımın kuyusu bu. İnsanlığın kullanmaya nail olmadığı bir hediye belki de. Bunca bedel Ayazma’nın umurunda ya da değil bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var: İnsanlığın Umudu, Umut Kuyusunun yok oluşundadır…”
Hacı Ahmet BOYRAZ

Bir Cevap Yazın